Aktif KonularAktif Konular  Forumu AraArama  YardımYardım
  GirişGiriş
Google
 
 
ERKEN YUMURTA YETMEZLIGI (Kilitli Forum Kilitli Forum)
 Çocuk İstiyorum Forumu : ERKEN YUMURTA YETMEZLIGI
Konu Konu: FURKANECZ Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazanlarda
Mesaj << Önceki Konu | Sonraki Konu >>
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 00:53 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

can dostlarım,ne yazık ki bu formu artık takip etmekte zorlanıyorum.girmemeye karar vermiştim.ancak bazı sebepler,beni geri dönmeye ikna etti.artık burdayım.beni arayan burda bulabilir.bu formda,sadece bilgi,soru ve cevaplar olacak.lütfen hiç kimse,alkış mesajları yazmasın.alkışları,muhabbetleri diger formlardan devam ettirin.kimseden onay beklemiyorum.beni tanıyan dostlarım ne söylemek istedigimi anlayacaklardır.ters ve sinirli bir insanım.sözlerim kaba ve kırıcı gelebilir.ama bu forma sadece ihtiyacı olan insanların yazmasını istiyorum.ve tabikii hastalıklarımızla ilgili bilgi mesajları...onun dışında mesaj yazılmasın lütfen.anlayışınız için şimdiden teşekkür ediyorum.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 00:54 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Bugüne kadar yaşlanmayı yavaşlatan tek ispatlanmış metod kalori kısıtlaması. Yapılan birçok araştımanın ortak sonucu olarak çıkan ‘az kalori ile hayatı devam ettirme’ tekniği hala en güvenilir yöntem olmayı sürdürüyor. Bu metodla ilgili çalışmalar da halen fareler ve maymunlar üzerinde deneniyor.
       
       Anti-Aging ile ilgili olarak aşağıda anlatılan terapilerin hiçbiri henüz yaşlanmayı geciktirip geciktirmediği konusunda net sonuçlar içermiyor. Yapılan araştırmalar ve yayınlanan bildiriler kısmen onaylansa bile, terapinin tamamiyle bir bütün olarak araştırıldığı bir çalışma bulunmuyor; fakat tıp çevrelerinden, amacının oldukça mantıklı olduğuna dair destek alıyor. Bu terapilerin en önemli özelliği, ‘amacı’. Gençlik dönemlerimizdeki gibi vücut mekanizmamızı güçlü kılmayı amaçlayan Anti-Aging terapisi yıllar sonra oldukça gelişmiş bir bilim olarak bizlere sunulabilir. Dünyada ve Türkiye’de tıp çevrelerinde Anti-Aging terapi yöntemi, iki uzun dönemli program olarak anlatılıyor. Bu programlardan biri ‘tekrar gençleştirme projesi’ diğeri ise ‘hayat boyu projesi’ olarak sunuluyor.
       Anti-Aging terapisinin amaçları:
Hafıza ve kavrama yeteneğini güçlendirmek
Uyku problemini en aza indirmek
Enerji harcama seviyesini yükseltmek, kişinin zinde ve sağlıklı hissetmesini sağlamak
Vücuttaki yağ kitlesini azaltıp kas kütlesini güçlendirmek
Cinsel gücün yeniden kazanılmasını sağlamak
Vücut hatlarını güzelleştirmek
Vücut kan akımını düzenleyip şeker ve kolesterolü sabit tutmak
Kemik gücünü artırmak
İmmün sistem yani bağışıklık sisteminin güçlenmesini sağlamak
Yaşlılık ile zayıflayan cildi toparlamak elastikiyetini artırmak,
       Anti-Aging terapi yönteminin amaçları arasında bulunuyor.
       Anti-aging terapisi kapsamında tepeden tırnağa muayene ile kişinin ihtiyaçları tespit ediliyor. Vücudun eksiklerini tamamlamaya yönelik 4 ana program olan; Hormon bilimi, estetik güzellik, kondisyon ve fiziksel aktivite, diyet programları ayarlanıyor.
       
       Anti Aging terapi yöntemlerinde en önemli noktalardan birini; vücutta var olan ancak zamanla azalan hormonların eski seviyelerine ulaşmalarını sağlamak oluşturuyor. Peki bu hormonlar ya da vitaminler neler ve vücutta ne işe yarıyorlar?
       
İNSAN BÜYÜME HORMONU
       İmmün sistemin korumasına yardımcı oluyor. Genç kas gücünü inşa ediyor. Ergenlik dönemlerinde en yüksek seviyelerde bulunan bu hormonun, vücuttaki miktarı yaşlanma ile azalıyor. Büyüme hormonu seviyesinin korunmasının, kadın ve erkeklerde yaşlanmayı durduracağı belirtiliyor ve iğne ile uygulama yapılabileceği açıklanıyor. Kuzey Dakota’da büyüme hormonu enjekte edilen farelerin çok daha fazla yaşadıkları ortaya çıktı. Fakat bu çalışma bitirilemedi; çünkü üniversitede kısıtlı miktarda bulunan büyüme hormonu tükendi. Şu anda birçok farmakoloji firması büyüme hormonu salgılamasını artıran ilaçlar üretmeye başladılar.
       
DHEA
       DHEA hem kadında hem de erkekte yaşlanma başladıkça seviyesi düşen bir hormondur. Birçok araştırma sonucu DHEA’nın sinir sistemi, immün sistem, stres bozuklukları, kanser ve kardiyovasküler hastalıklara karşı koruyucu olduğu ortaya çıktı. San Diego’daki California üniversitesi 6 ay boyunca kadın ve erkek deneklere her gün 50 ml DHEA vererek, deneklerin fiziksel ve psikolojik olarak iyileştiklerini ve kas güçlerinin arttığını açıkladılar.
       
MELATONİN
       Melatonin beynin hemen alt bölümünde üretilen bir hormondur. Antioksidant olup her gece üretilir ve vücudun uykuya dalmasına neden olur. Yorgunluktan korunmayı sağlar ve anti kanserojen etkilerinin olduğu ortaya çıkarılmış bir hormondur. İtalya’da hayvanlar üzerinde yapılan bir çalışmada; genç hayvanlardan yaşlı hayvanlara verilen melatonin sayesinde yaşlı hayvanların ömrünün uzadığı görülmüştür.
       
ALC
       Aminoasit gibi enerjiyi uyaran bir bileşimdir. Kalp kaslarını güçlendirir. Hem normal yaşlanan bireylerde hem de Alzheimer hastalarında kavramayı günçlendirdiği açıklanmıştır. ALC mitokondirial fonksiyonu çeşitli şekillerde geliştirdiği için yaşlanmayı yavaşlattığı ortaya çıkmıştır. Mitokondria hücrelerin güç kaynağıdır. Burada bütün hayati süreç için enerji üretilir. Bilim adamları mitokondrial fonksiyonun düşmesinin yaşlanmaya neden olduğunu savunuyorlar.
       
CO ENZİM Q10
       Kardiyovasküler sistemi koruyucu, enerji verici ve kanseri önleyici bir bileşimdir. Biliz Nokow tarafından yapılan bir çalışmada Co enzim Q10 iğnesiyle farelerin ömrü %50 oranında uzatılmıştır. Ucla Sağlık Merkezi’nde yine farelerin maksimum ömrü yüksek Co enzim Q10 dozları sayesinde uzatılmıştır. Her iki çalışmada da Co enzim Q10 verilen farelerin ileriki yaşlarında iyi ve sağlıklı göründükleri açıklanmıştır.
       
ALFA LİPOİC ACİD
       Alfa lipoic asit, lipoic asit diye de bilinir. Antioksidanttır. Bilim adamlarına göre alfa lipoic asit yaşlanmayı azaltan etkenlerden biridir. Alfa lipoic asit kanda glukozun zararını azaltıp yaşlanma sürecini uzattığı söylenmiştir. Diyabetli hastalarda oldukça iyi sonuçlar alındığı gözlenmiştir. Halen fareler üzerinde deneyler yapılmaktadır.
       
SİSTEİN VE PROSİSTEİN
       Sistein protein sentezinde kullanılan bir sülfir aminoasittir. Romanya’da yapılan yeni bir çalışmada sistein’nin laboratuvar çalışmalarında yaşamı uzattığı belirlenmiştir. Prosistein ise sisteinin değişik bir şeklidir ve daha güvenli olduğuna inanılır. Hem sistein hem prosistein insanın her hücresinde bulunmaktadır ve antitoksidant olan blu sentezinde rol olır. Glutathon yaşlandıkça miktarı düşer ve proteinlerin doğru yapılanmasına neden olur.
       
LYCOPENE
       Lycopene, carotenoit denilen bitki pigment ailesinin bir üyesidir. 600 den fazla değişik karotenoid vardır. Licopene ve karoten bunların arasında en önemli olanlardır. Bunlar yaprak, domates ve diğer bitkilere açık rengini veren pigmentlerdir. Lycopene bunların arasında yaşlanmayı önleyici görevinde en önemli maddedir. Lycopen seviyesi yaş ilerlerledikçe düşer. Lycopenin farelerdeki değişik kanser türlerine de iyi geldiği bilinmektedir.
       
VİTAMİN E
       Vitamin E, selenyumun antioksidant aktivitesine yardımcı olan bir maddedir. Selenyumla birlikte bağışıklık fonkiyonunun artmasını sağlar. Vitamin E hem erkekte hem de kadında kalp krizi riskini azalttır, birçok kanser türüne karşı vücudumuzu koruduğu araştırmalar ile desteklenmiştir.
       
VİTAMİN B5
       1958 de biyokimyacı Roger J Williams ve Richard Pelton dişi, erkek farelere çok miktarda B5 vitamini vererek bir araştırma başlatmışlardır. Araştırmanın sonucunda farelerin diğer farelere oranla %19 daha fazla uzadıkları ortaya çıkmıştır. Yüksek dozda B5 vitamini verilen fareler soğuk suya atıldıklarında diğer hayvanlara oranla iki kat daha fazla yaşadılar.
       
VİTAMİN B6
       Nasa da yapılan bir araştırmada vitamin B6 ile beslenen farelerin ömürlerinde %11 artış kaydedildi. Birçok yaşam sürecinde önemli bir rol oynayan Vitamin B6, aminoasitlerin metabolizması için gereklidir. Kalp krizi ve inme için koruyucu bir etmendir.
       
SELENYUM
       Birçok araştırma sonucunda, selenyumun birçok kanser çeşidine iyi geldiği ve hatta kanser tedavisinde etkili olabileceği ortaya çıkmıştır. Fakat yaşlanmamak için hergün selenyum alan bir kişinin selenyum miktarını, toksik yan etkilerinden korunmak için, düşük tutması gerekir.
       
HYDERGİNE
       Hem erkeklerde hem kadınlarda hafızayı ve öğrenmeyi artırdığı bilinmektedir. Hydergine beyne kan akışını arttırır dolayısıyla beyne giden oksijen miktarı artar. Beyin hücreleri beslenir ve yenilenir, beyin hücrelerindeki serbest radikallerin zararı en aza indirgenir. Beyindeki ATP düzeyini arttırarak beyindeki enerji üreten glukozun kullanımını artırır.
       
PİRACETAM
       Beyin nöronlarındaki öğrenme ve hafıza reseptörlerinin duyarlılığını artıran ve aminoasit olan GABA nın bir türevidir. Hayvanlarda ve insanlarda yapılan çalışmalara göre ‘piracetam’ın hafızayı güçlendirdiği, dikkat ve konsatrasyonu artırdığı görülmüştür. Piracetam zekayı artırmada, yaratıcılığı ve bilgiyi işleme yeteneğini kullanmada yardımcıdır. Piracetam’ın, beyinin alanlarını ve beynin içindeki elektriksel aktiveteyi ayarlayarak, beynin sağlıklı kalmasını düzenlediği görülmüştür.
       
DEPRENYL
       Deprenyl; Parkinson ve Alzheimer hastalıklarının olumsuz etkilerini en aza indirir. Uzun süreli kullanımı ile ilgili kesin deneysel bilgiler yoktur. Deprenyl’in en önemli özelliği yaşlanmayı yavaşlatmasıdır. Çünkü beyin nöronlarını nörotoksinlerden korur, antioksidan enzimlerin seviyelerini artırıp, dopamin azaltıcı enzimlerin seviyesini düşürür. Yapılan deneylerde farelerin ömrünün uzadığı görülmüştür.
(ntv)
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 00:56 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

yumurtalıkların yaşlanması,kalitesiz olması hususunda yardımcı olabilecegini düşündügüm bir yazı.bu konuyu tartışabiliriz bence.ne dersiniz?
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 00:59 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Sıçanlarda Oksitosinle İndüklenmiş Miyometriyum Kasılmaları Üzerine Melatonin Hormonunun Etkisi
Hıdır PEKMEZ1, İlter KUŞ1, Murat ÖGETÜRK1, Selim KUTLU2, İsmail ZARARSIZ1, Mustafa SARSILMAZ 1
1 Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı
2Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizyoloji Anabilim Dalı, ELAZIĞ

------------------------------------------------------------ --------------------

Amaç: Bu çalışma, oksitosin ile indüklenen izole miyometriyum kasılmaları üzerine melatonin hormonunun etkilerinin araştırılması amacıyla yapıldı.
Gereç ve yöntem: Vajinal simir ile düzenli siklus gösterdiği tespit edilen 200-250 gram ağırlığındaki gebe olmayan 25 adet yetişkin Wistar cinsi dişi sıçanlar kullanıldı. Östrus evresindeki sıçanlar dekapite edildikten sonra, uterus çıkarılıp içerisinde Krebs solusyonu bulunan petri kutusuna alındı. 1X0.2X0.1 cm. boyutlarında miyometriyum kesitleri hazırlandıktan sonra, içerisinde %95 oksijen ve %5 karbondioksitle sürekli gazlandırılan PH 7,4 ve 37oC’de Krebs solüsyonu bulunan organ banyosuna alındı. Miyometriyal kesitler 1 gramlık istirahat gerimi altında asılarak kontraksiyonlar kayıt edildi. Miyometriyum kesitlerinde 30 dakika ile 2 saat arasında spontan kasılmalar gözlendi. Bu kasılmalar bittikten sonra miyometriyum aktivitesi oksitosin uygulanarak anlamlı bir şekilde artırıldı. Daha sonra melatoninin farklı dozları (1mM, 3mM, 5mM) uygulandı.

Bulgular:Oksitosin ile indüklenmiş miyometriyum kontraksiyonları kontrol olarak kabul edildi. 1mM dozundaki melatonin hormonunun bu kontraksiyonları kısmen azalttığı, 3mM melatonin uygulamasının da orta derecede bir inhibitör etki gösterdiği belirlendi. 5mM dozda uygulanan melatoninin ise oksitosinle indüklenmiş miyometriyum kontraksiyonlarını tamamen inhibe ettiği görüldü.

Sonuç: Melatonin hormonunun miyometriyum kontraksiyonları üzerinde inhibitör bir etkiye sahip olduğu tespit edildi.

Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:01 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

MEME KANSERİ RİSKİ VE MELATONİN

Melatonin karanlıkta beyindeki pineal bezden salgılanan bir hormondur. Hücreleri koruyucu görevleri olan melatonin ile ilgili son çalışmalar, melatoninin sanılandan daha önemli görevleri olduğunu göstermiştir. Cancer Research dergisinde yayımlanan yeni bir çalışma; geceleri melatonin salgısına engel olunduğu takdirde meme kanseri riskinin anlamlı şekilde arttığını ifade etmektedir. Gece çalışan bayanlar ile gündüz çalışan bayanlar arasında meme kanseri gelişimi açısından önemli farklılık bulunmuştur. Gece karanlık ortamların aydınlatılması ve bu nedenle kan melatonin düzeylerinin yükselememesi birden fazla mekanizma ile kanser riskini artırmaktadır.


Modern insan zaten gecelerini fazlaca aydınlatarak; kendine bir anlamda kötülük yapmıştır. Biyolojik ritmimizi bozan ve melotinin salgısının geceleri yükselmesine engel olan aydınlık geceler; yıllar içeresinde hücrelerde kalıcı hasara neden olmaktadır. Bu hasarın en önemli göstergelerinden bir tanesi yukarıda bahsi geçen ve gece çalışan bayanlardaki meme kanseri riski artışının gösterilmesi ile bilimsel olarak ispatlanmıştır. Melatonin ile ilgili bilimsel veriler kanser ile sınırlı değildir. Gülhane Askeri Tıp Akademisi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. M. Kemal IRMAK’ın kaleme aldığı ve Medical Hypotheses isimli dergide yayımlanan bir çalışma melatoninin sadece kanser ile değil, yüksek tansiyon, şeker hastalığı ve şişmanlık gibi kronik (uzun süreli) hastalıklarda da önemli rol oynayabileceğini göstermiştir.


Son derece ucuz, güvenilir (yan etkisi olmayan) ve vücutta da üretilen bir molekül olan melatonin genellikle uykuya yardımcı bir ajan olarak bilinse de koruyucu ve tedavi edici hekimlikteki önemi hergeçen gün artmaktadır. İlaç olarak kullanılmasına gerek kalmadan ve hayatın gerçeklerinden kopmadan alacağımız bazı küçük önlemler ile biyolojik ritmimizde önemli yer tutan melatoninin gece salgısına yardımcı olabilir ve koruyucu etkilerini artırabiliriz;


• Özellikle çocuklarınızın odasında gece lambası kullanıyorsanız, lütfen solgun kırmızı ışık seçiniz. Bu ışık melatonin salgısını en az etkileyen dalga boyuna sahiptir. Aynı gerçek ebeveynlerin yatak odaları için de geçerlidir.


• Gece herhangi bir nedenle kalktığınızda, mümkün olan en az ışık ile en kısa sürede işinizi görünüz.


• Televizyon karşısında uyuma alışkanlığınız varsa terk ediniz.


• Gece eğlencelerinden hoşlanıyorsanız, en azından üst üste olmasına müsaade etmeyiniz.


• Aynı saatlerde yatıp kalkmaya özen gösteriniz. Düzenli bir hayat sürmeye gayret ediniz.


• Gece çalışmak zorunda iseniz, bunu mümkün olduğunca gündüze taşıyınız; aksi takdirde mümkün olan en az ışıkta işlerinizi görünüz.


• Gece bekçileri, şoförler vs. gibi zorunlu gece çalışanlar, bu işi mümkün olduğunca periyodik olarak yapmaya gayret etmelidirler.
(hekimce.com)
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:10 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Uykuyla yaşlanmayı durdurun

Bebeklerimize ninniler söyleriz. 'Uyusun da büyüsün' diyerek sevgiyle mırıldanırız ancak bu sözlerin de boş olmadığını gayet iyi biliriz. Peki ya biz yetişkinler? Bizim için uyku daha mı az önemlidir? Kesinlikle değil! Uyku, doğanın yarattığı en değerli sağlık ve güzellik iksiridir. Uyku düzeni ve süresi, kalitesi sağlığımızın ve biyolojik yaşımızın dolaysız bir göstergesidir.

TOKSİNLER TEMİZLENİR

* Uyurken yeniden doğarız
* Uyurken, tüm organlarımız, kalbimiz, midemiz, karaciğerimiz ve kaslarımız da dahil olmak üzere her şey yavaşlayarak dinlenir, temizlenir ve yenilenir.
* Beynimiz boşalır. Rüyalarla tortuları dışarı atarız ve zihnimiz güçlenir.
* Vücudumuzdaki toksinler temizlenir ve hücrelerimiz yenilenir.
* Bu arada gün boyunca oluşan DNA hasarları onarılır.
* Uyku sırasında bağışıklık sistemimiz güçlenir ve dayanıklılığımız artar.
* Uyku hali, testesteron, östrojen ve adrenalin gibi önemli hormonların salgılanmasına yardımcı olur. Bu da bizi gençleştirir ve cinsel gücümüzü arttırır.
* Öte yandan stresten kaynaklanan aşırı kortizonu dengeler ve yine stresten kaynaklanan her türlü hasarı onarır.
* Bizi uyutan hormonlar, gün doğarken mutluluk hormonu olarak tanıdığımız seratonin'e dönüşür ve gözlerimizi umutla, neşeyle açmamızı sağlar.

* Vücut saati mucizesi: Uyku doğanın gizemlerinden biridir. Tüm canlılar için bir aydınlık-karanlık ritmi olduğunu biliyoruz. Uykuya dalışımız beynimizdeki küçücük bir bezin kimyasal uyarıları sayesinde olur. Vücut saatimiz, gündüzleri aktif olmak, geceleri dinlenmek üzere ayarlanmıştır. Hava kararırken, beyin epifizi Melatonin adı verilen ve ana görevi vücut saatini ayarlamak olan bir hormon salgılar. Melatonin gece saat 23.00 ile 03.00 arasında en üst seviyeye çıkar. İnsan gerçekten derin bir uykuya dalmışsa, diğer hormonlar faaliyete geçer ve sabah keyifli uyanmamızı, günümüzü dengeli, huzurlu, aktif ve verimli geçirmemizi sağlar.

EN İYİ BESİNDİR

* Uyku ile doğal detox: Uyumamızı sağlayan Melatonin hormonu çok güçlü bir antioksidandır. Gece boyunca vücudumuzdaki tüm hasarları onarmaya çalışır. Diğer anti-oksidanların etkisini de arttırır. Bu nedenle anti-oksidanları yatarken almamız son derece yararlıdır. Bağışıklık sistemimizin en iyi besini ise uykudur.

* Uyku bir gençlik iksiridir: Uyku sorunları olan bir insanın cildi hızla değişir, yüzü ve vücudu çöker, çeşitli hastalıklar baş gösterir ve cinsel yaşamı bozulur. Ortalama 40-50 yaşlarında beyin epifizinin faaliyeti yavaşlar. Uyku kalitesi bozulur ve bağışıklık sistemi de zayıflamaya başlar. Önlem alınmazsa, bu gerilemeyi diğer yaşlanma belirtileri ve hastalıklar takip eder. Yaşlı insanlar uyku uyuyamamaktan yakınırlar. Çünkü yaşımız ilerledikçe melatonin üretimi azalır. Esasen kanımızdaki melatonin miktarı biyolojik yaşımızı gösteren önemli bir ölçüdür.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:12 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Saatlere göre insan vücudunun durumunu ve gereksinimlerini sıralayan Alman uzmanlar, çocuk yapmak için en uygun saatin 06.00 olduğunu açıkladılar.

Uzmanlar, üreme hormonlarının bu saatte daha etkin olarak hareket ettiğini söylüyorlar.

Bilimadamları, seksten beslenmeye, spordan hobi ve eğitime kadar insan için en uygun ve verimli saatleri yıllar süren araştırmalar sonucu ortaya çıkardılar. Saatlere göre insan vücudunun durumu ve gereksinimleri şöyle sıralanıyor:

01.00: Kan ve idrardaki ürik asit bu saatte doruğa çıkar. Gut hastaları en yoğun ağrıları bu saatte çekerler.


02.00: Mesanenin işlevini sınırlayan Vasopressin hormonu devreye girerek, gece yarısı sık sık tuvalet ihtiyacının ortaya çıkmasını engeller.

03.00: Astımlıların kriz saati. Adrenalin iyice düşer, nefes boruları daralır, kasılmaları sağlayan histamin maddesi yayılır. Bu yüzden astım ilaçlarının yatmadan önce alınması gerekir.

04.00: Uykunun en derin olduğu bu saatte kan dolaşımı en azami noktaya düşer. Organlara oksijen ve besin dağılımı azalır. Kan dolaşımı da düştüğünde bazı organlarda işlev bozuklukları ortaya çıkabilir.

05.00: Uyku hormonu Melatonin bütün vücudu etkisi altına alır. Bu nedenle saat 05.00’te kalkmak insanlara çok güç gelir.

06.00: Kalp atışlarını hızlandıran hormanlar yayılır. Kadın ve erkeklerde üretkenlik bu saatte doruk noktasındadır.

07.00: İltihaplanmayı engelleyen hormanlar bu saatte en etkisiz dönemdedirler. Bu nedenle romatizmal hastalıkları olanların ağrıları artar.

08.00: Kan basıncı ve vücut ısısı artarak stres hormonu Cortisol’un yükselmesi sağlanır. Kalp krizi tehlikesi bu saatte daha yoğundur. Migren ağrıları da bu saatte artar.

09.00: Midenin en iyi hazmettiği saattir. Bu nedenle kahvaltının bu saatte yapılması öneriliyor.

10.00: Beynin algılama gücü artar. Vücut dirençlidir. Sınav ve konferanslar için en uygun saattir.

11.00: Direnç gücü düşmeye başlar. Bulaşıcı hastalıklardan korunmak gerekir.

En sıcak ilişkiler 17.00’de

12.00: Kan basıncı arttığından felç geçirme riski vardır. Temiz havada gezinti ve dinlenme önerilir.

13.00: Mide yoğun çalışmaya başlar. İdrar üretimi artar. Sık sık tuvalet ihtiyacı duyulur.

14.00: Hazım nedeniyle yorgunluk meydana gelir. Bu saatte dinlenmek gerekir. Kaza riski artar.

15.00: Ağrı duyma hissi bu saatte iyice düşer. Doktora gitmek için en uygun saat.

16.00: Beynin algılama gücü artar. Hafıza keskinleşir. Dil kursu için en uygun saat.

17.00: Sıcak ilişkiler en çok bu saatte yaşanır.

18.00: Yorgunluk başlar. Alkol tüketilmemesi önerilir.

19.00: Bu saatte tat ve duyu hissi daha da gelişeceğinden yemekler büyük bir iştahla yenilir.

20.00: Romatizma ve alerji ilaçları bu saatte alınmalıdır. Mide asidi bu saatte çok yüksektir.

21.00: Zevk alma hissi artar. Müzik dinleme ve tv izleme gereksinimi ortaya çıkar. Enzimler arttığından alkol tüketimi büyük sorun yaratmaz.

22.00: Bağışıklık sistemi en yoğun bu saatte çalışır. Ancak acı ve ağrı hissi de bu saatte daha güçlüdür.

23.00: Adrenalin düştüğünden direnç azalır. Uyku hormonu Melatonin artar. Uyunması önerilir. Gece hayatını sevenlerde bu hormon daha geç salgılanır.

00.00: Uyku sırasında beyin yorgunluğunu giderir. Saç ve kıllar uzar. Hamile kadınların sancıları da genellikle geceyarısı gelir.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:25 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

DERLEME (Review Article)

MELATONİN: KARANLIĞIN ANTİOKSİDAN GÜCÜ
Melatonin: The Antioxidant Power Of Darkness


Cevat YAZICI1, Kader KÖSE2

Özet : Biyolojik sistemlerde prooksidan/antioksidan
dengenin bozulmasıyla oluşan oksidatif stres, birçok
patolojik durumla ilişkilendirilmektedir. Organizma,
prooksidan etki gösteren serbest radikallerin hasarına
karşı, antioksidan adı verilen ajanlarla kendini
savunur. Pineal bezin başlıca salgısı olan melatoninin
(MEL) endokrin ve sirkadiyen ritm üzerine bilinen
etkilerinden başka, in vivo ve in vitro antioksidan
etkiye de sahip olduğu gösterilmiştir. Hatta,
antioksidanlar içerisinde, MEL’in en güçlü radikal
tutucu olduğu öne sürüldüğünden, MEL’e olan ilgi
giderek artmakta ve antioksidan özelliği gün geçtikçe
önem kazanmaktadır. Bu derlemede MEL’in sentezi
ve biyolojik etkilerinin yanı sıra antioksidan
özellikleri ile ilgili çalışmalar değerlendirilerek klinik
önemi tartışılmıştır.

Anahtar kelimeler: Oksidatif stres, serbest radikal,
melatonin, antioksidan etki

Prooksidan ve antioksidan sistemler arasındaki dengenin
prooksidanlar lehine bozulması olarak tanımlanan
oksidatif stres (1), ateroskleroz, kronik böbrek
yetmezliği, respiratuvar distres sendromu, romatoid
artrit, diyabet, sepsis ve Alzheimer hastalığı gibi
birçok patolojik durumda, hatta yaşlılıkta ortaya
çıkmaktadır (2). Oksidatif stres oluşumunu değerlendirebilmek
için, öncelikle serbest radikallerin
nasıl oluştuğu ve bu radikallere karşı organizmanın
kendisini nasıl savunduğu gözden geçirilmelidir.

1 Yrd.Doç.Dr.Erciyes Ün.Tıp Fak.Biyokimya AD, Kayseri
2 Prof.Dr.Erciyes Ün.Tıp Fak.Biyokimya AD, Kayseri

Summary : Oxidative stress in biological systems
resulting from the overproduction of free radicals
is implicated in the pathogenesis of many diseases.
The organism defends itself by agents called
antioxidants against oxidative damage by free
radicals, which show prooxidant activity.
Melatonin (MEL), the chief secretory product of
the pineal gland, has been shown to have in vivo
and in vitro antioxidant effects other than
endocrine and biological functions. Moreover,
MEL is considered the most powerful antioxidant
(among the others), therefore there is growing
interest to MEL and also evidence showing the
importance of its antioxidant action. In the present
review, the antioxidative properties of MEL along
with its synthesis and biological effects as well as
its clinical importance are described.

Key words: Oxidative stress, free radical,
melatonin, antioxidant action.

Serbest Radikaller

Oksidatif stresin prooksidan tarafında yer alan
serbest oksijen radikalleri (SOR), fizyolojik olan ve
olmayan birçok süreçte oluşmakta ve oksijenin
hem süperoksit (O2-.), hidroksi (HO.), hidroperoksi
(HO2.), peroksi (ROO.), alkoksi (RO.) gibi radikal
türevlerini hem de singlet oksijen (1O2), ozon (O3),
hidrojen peroksit (H2O2), hipoklorik asit (HOCl),
nitrik oksit (NO.) ve peroksinitrit (ONOO-) gibi
radikal olmayan türevlerini kapsamaktadır (3).

Başta mitokondriyal solunum zinciri olmak üzere,
fagositik hücrelerdeki solunum patlaması,
mikrozomal sitokrom P450 sistemi, sitoplazmik,
peroksizomal, lizozomal ya da membrana bağlı
oksidaz aktiviteleri gibi fizyolojik şartlarda

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004

gerçekleşen pek çok hücresel süreç, SOR
oluşumuna yol açmaktadır (3). Diğer taraftan,
hiperoksi durumu, iskemi, inflamasyon, ağır
egzersiz, aromatik hidrokarbonlar, antineoplastik
ajanlar, antibiyotikler, anestezikler, radyasyon,
sigara dumanı ve hava kirliliği gibi çevresel
faktörler ya direk olarak ya da intraselüler
metabolizma ve detoksifikasyon sırasında
radikallere dönüşerek, SOR düzeylerini
etkilemektedirler (4). İntraselüler SOR seviyesi,
hücre tipine ve çevresel faktörlere bağlı olarak
değişebilse de nötrofiller, monositler ve
makrofajlar, SOR üretimi bakımından yüksek
aktiviteye sahip olan hücrelerdir (5).

Antioksidan Savunma Sistemleri

Aerobik canlılarda, SOR oluşumuyla birlikte,
SOR’un zararlı etkilerini önlemek amacıyla
antioksidan savunma sistemleri ya da kısaca
antioksidan olarak adlandırılan çeşitli savunma
mekanizmaları da gelişmiştir (3). Süperoksit
dismutaz (SOD), glutatyon peroksidaz (GSH-Px),
glutatyon redüktaz (GSSG-Rd), katalaz gibi
enzimler ve vitaminler, tiyoller gibi enzim
olmayanlar şeklinde yapılarına göre
sınıflandırılabilen antioksidanlar, serbest
radikallerin lipidler, proteinler, nükleik asitler gibi
hedef biyomoleküllere vereceği hasarı önleyen
maddelerdir (4).

Son yıllarda, endojen savunma sistemini
güçlendirmek amacıyla, organizmada doğal olarak
bulunan savunma sistemlerinin bir kısmı ya da
antioksidan özellik gösteren bazı farmakolojik
ajanlar da kullanılmakta ve bu bileşikler, ekzojen
savunma sistemleri olarak adlandırılmaktadır. Bu
grup arasında, SOD, askorbat, GSH, ebselen (6) ve
MEL (7) sayılabilir.

Yazıcı C, Köse K

Melatonin

Melatonin, karanlıkta pineal bezden salgılanan, uyku,
üreme, sirkadiyen ritim ve immünite gibi pek çok
biyolojik fonksiyonun düzenlenmesinde rol oynayan
bir hormondur.

Pineal bez, yaklaşık üç yüz yıl önce Fransız filozof
Deskartes tarafından “ruhun tahtı” olarak tanımlamış,
ancak MEL’in varlığı 1958 yılında dermatolog Lerner
tarafından belirlenmiştir. Sığır pineal bez
ekstrelerinin, kurbağa deri rengini açtığını gözleyen
Lerner, melanin granüllerinin agregasyona uğradığını
belirlemiş ve ekstrelerden izole ettiği bu maddeye
melatonin adını vermiştir (7,8).

İnsanlarda üçüncü ventrikülün arkasında yer alan

pineal bez (epifiz bezi), böbrekten sonra vücudun en
çok kan
akımına
sahip
ikinci
organıdır.


Memelilerde fotik informasyonları nöroendokrin
sinyallere dönüştürebilen pineal bez, retinadan alınan
görsel uyarılara cevap olarak, başta MEL olmak
üzere, birçok hormon salgılayabilir (Şekil 1) (7,9).

Melatonin Metabolizması

MEL sentezi sirkadien ritim gösterir. Aydınlıkta
hiperpolarize olan retinal hücreler, karanlıkla beraber
depolarize olarak, bezde MEL sentezini başlatırlar.
Gün batımıyla fotoreseptör hücrelerden salgılanan
norepinefrin, hem triptofanın dolaşımdan beze girişini
artırmakta ve hem de b1 reseptörleri aracılığıyla
membrandaki adenil siklazı aktive ederek, intraselüler

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


Melatonin: Karanlığın antioksidan gücü


Şekil 1. Pineal Bezde Melatonin Sentezi ve Kontrolü (7,9).

cAMP seviyelerini yükseltmektedir (10). sonucunda tamamlanır: İlk aşamada
Dolaşımdaki triptofanın aktif transportla hidroksilasyon reaksiyonuyla oluşan 5-OH
pinealosit içine alınmasıyla başlayan MEL triptofan, dekarboksilasyonla serotonine
sentezi, dört ardışık enzimatik reaksiyon dönüşmekte ve daha sonra sırasıyla N-asetilasyon

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


ve O-metilasyon reaksiyonlarıyla, serotoninden
MEL (5-metoksi-N-asetiltriptamin) oluşmaktadır
(11,12). MEL sentezinde hız kısıtlayıcı enzim olan
N-asetiltransferaz (NAT) aktivitesi, cAMP
etkisiyle yükselmekte ve böylece sentezlenen ve
salgılanan MEL miktarı artmaktadır (Şekil 1)
(7,9).

Doğumdan itibaren 3 aya kadar çok az olan MEL
salınımı, giderek artmakta ve sirkadien doğasını
kazanmaktadır. Normal genç erişkinlerde gündüze
göre, gece 3-10 kat daha yüksek olan serum MEL
konsantrasyonu, 0200-0400 saatleri arasında doruk
düzeye ulaşmakta ve daha sonra giderek
azalmaktadır (9). Yaşlanma ile birlikte MEL
sentezinin azaldığı gösterilmiştir (13).

Sentezini takiben, pineal bezden doğrudan
dolaşıma verilen MEL, lipofilik özelliğine rağmen,
membran reseptörleri aracılığıyla hedef hücrelerine
ulaşır. Otoradyografik çalışmalarla, beynin çeşitli
bölgelerinde, bağırsak, ovaryumlar, kan damarları

(7) ve karaciğerde (14), MEL reseptörlerinin
varlığı gösterilmiştir. MEL reseptörlerinin
sensitivitesi ve ekspresyonu, günlük ışık ritmi ile
ilişkilidir (15). Lipofilik özelliği nedeniyle,
hücrenin tüm fraksiyonlarına kolaylıkla girebilen
MEL için (9), sitozolik ve nükleer bağlanma yerleri
de tanımlanmıştır (7).
MEL’in inaktivasyonu, başlıca karaciğerde
gerçekleşir. İndol halkasının 6. konumundan
hidroksile olan MEL, daha sonra sülfat veya
glukuronik asitle konjuge edilerek idrarla atılır.
MEL’in idrardaki başlıca metaboliti olan 6sülfatoksi
melatonin düzeyleri, MEL’in plazma
düzeyleri kadar, sentez ve yıkımı için de iyi bir
göstergedir (16).

Melatoninin Biyolojik Etkileri

MEL’in uyku, sirkadien ritm, duygu durumu,
termoregülasyon, immünite, cinsel olgunlaşma ve
üreme gibi bir çok biyolojik olayla ilişkili
olduğu bildirilmiştir. Ayrıca, in vivo ve in vitro
çalışmalarla antiproliferatif ve antioksidan etkilere
de sahip olduğu gösterilen MEL’in, kanser ve
yaşlanmanın önlenmesinde de etkili olabileceği öne
sürülmektedir (Tablo I) (7).

Yazıcı C, Köse K

Melatoninin Antioksidan Etkisi

MEL’in bir antioksidan olduğu, literatürde ilk kez
1991 yılında Ianas ve ark (17) tarafından öne
sürülmüş ve daha sonra yapılan in vitro (9,18,19)
ve in vivo (20-23) çalışmalarla desteklenmiştir. Bu
çalışmalar birlikte değerlendirildiğinde, MEL’in
antioksidan özelliği üç ana başlık altında
toplanabilir :

1. Direkt antioksidan etki: MEL’in HO., H2O2,1O2, HOCl, NO., ONOO-gibi oksidatif strese yol
açabilen serbest radikalleri detoksifiye ettiği ve
böylece onların biyomoleküller üzerindeki zararlı
etkilerini önleyebildiği bildirilmektedir (24, 25).
MEL’in antioksidan özelliği, yapısında bulunan
pirol halkasından kaynaklanmaktadır. Fizyolojik
şartlarda pek çok indol MEL’e benzer şekilde
yıkılsa da, O'2 varlığında, MEL’in pirol halkasının
indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) ile enzimatik ya
da hemin ile nonenzimatik olarak yıkımı, yüksek
reaktiviteye sahip, N1-asetil-N2-formil-5metoksikinüramin
(AFMK) oluşumuyla
sonuçlanmaktadır (16). MEL’in H2O2 varlığında da
AFMK oluşturduğu ve bu metabolitin radikal
tutucu aktivite gösterdiği belirlenmiştir (25) (Şekil
2, A, B, C).
AFMK oluşumuna yol açan diğer bir mekanizma
ise, yüksek bir affinite ile OH' radikalini
bağlayabilen MEL’in, indolil katyon radikalini
oluşturması (Şekil 2, D) ve bu radikalin de, O'2’i
yakalayarak AFMK’e dönüşmesidir (Şekil 2, E).
AFMK, daha sonra arilamin formamidaz (AFA)’ın
katalizlediği reaksiyonla N1-asetil-5metoksikinüramin
(AMK)’e çevrilmektedir (16)
(Şekil 2, F). Diğer taraftan indolil radikal, HO.
varlığında siklik 3-hidroksimelatonin oluşturmakta
ve bu metabolitin idrar düzeyleri, radikal
üretiminin bir göstergesi olarak kullanılmaktadır
(Şekil 2, G).

Çeşitli antioksidanların gücünü belirlemek
amacıyla yapılan karşılaştırmalı çalışmalar,
MEL’in en güçlü antioksidanlardan biri olduğunu
göstermektedir.

Askorbat, alfa-tokoferol ve GSH gibi zincir
reaksiyonlarını kırabilen diğer antioksidanlardan

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


Melatonin: Karanlığın antioksidan gücü

Tablo I. Melatoninin bazı biyolojik oluşumlar üzerine etkilerini açıklayan mekanizmalar (7).

Biyolojik Mel’in Etkisi Etki Mekanizması Kaynak
Oluşum

Seksüel
olgunlaşma


Sirkadien

Kanser

İmmünite

Duygudurum

Yaşlanma

Uyku

ritm

ve üreme

Hipnotik etki ve uykuya eği-- Hipotermik etki (farmakolojik dozlarlimin
artması (Uykuya dalış da) Plasebo kontrollü klihızı
ile uyku süre ve kalitesi- - Limbik sistem üzerinde reseptör ara-nik araştırmalar
nin artması) cılı etki

- Sirkadien ritmlerin kontrolü
- Aydınlık-karanlık
siklusunun düzenlenmesi
- Gözlerden ve suprakiazmatik
nükleustan gelen nöral uyarılara cevap
olarak MEL salınımı
Işığın ve aydınlıkkaranlık
siklusunun
MEL salınımına etkisi-
Nöral ve periferal dokularda reseptör
aracılı etkiler
ni araştıran çalışmalar
- Termoregülasyon
- Mevsimsel affektif bozukluk
ve depresyon gibi siklik
duygudurum hastalıkları üzerine
düzenleyici etki
-Bilinmiyor (Fakat,tedavide kullanılan
tüm antidepresanlar MEL üretimini
arttırmaktadır)
MEL salınımı ile ilgili
karşılaştırmalı klinik
araştırmalar ve
duygudurum bozukluklarında
fototerapi
çalışmaları
- Artmış immün yanıt
- T-helper lenfositler tarafından
interlökin yapımının artması
- Granülosit ve makrofajlarda,artmış
koloni uyarıcı faktörün üretimi ile kemik
iliği hücrelerinin apoptozisten korunması
İnsanlarda birkaç kontrolsüz
araştırma
- Antiproliferatif etkiler
- Direkt antiproliferatif etki
(antimitotik aktivite)
-İmmünomodülatör etki (immün yanıtın
artmasıyla tümör büyümesinin baskılanması)
- Antioksidan etki
Hayvanlar ve insanlarda
neoplastik hücrelerle
ve hücre soylarıyla
in vivo ve in vitro çalışmalar;
birkaç kontrolsüz
araştırma
- Antigonadal, anovulatuvar
etkiler
- Hipotalamik-hipofizer gonadal eksenin
baskılanması (serumda düşük LH
ve yüksek prolaktin seviyeleri)
- Seks steroidlerinin üretimi üzerine
düzenleyici etki
MEL salınımı ile ilgili
karşılaştırmalı klinik
çalışmalar
- Hücre hasarının önlenmesi
ve diğer koruyucu etkiler - Antioksidan etki
Hayvanlarda in vivo ve
in vitro araştırmalar

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004

farklı olarak, MEL yayılmakta olan lipid
peroksidasyonunu peroksil radikalini yakalayarak
sonland ırmaktad ır (16). MEL’in bu
antioksidanlardan daha güçlü olduğu (25),
GSH’dan 5 kat ve mannitolden 14 kat daha güçlü
bir şekilde OH' radikalini yakaladığı (18) in vitro
çalışmalarla gösterilmiştir.

5-OH-triptofan, 5-OH-triptamin ve serotonin ile
kıyaslandığında, MEL’in, NO. oluşumunu azaltan
en güçlü indol olduğu saptanmıştır. İn vitro
şartlarda MEL’in doza bağımlı bir şekilde, ONOO’
in yol açtığı oksidasyonu önlediği ve ayrıca
kendisi nitrasyona uğrayarak ONOO-’i detoksifiye
ettiği; in vivo enflamasyon modelinde de

nitrotirozin oluşumunu baskıladığı gösterilmiştir
(24,25).

2. Antioksidan Enzim Aracılı Etki: Farmakolojik
ve muhtemelen fizyolojik düzeylerdeki MEL’in,
SOD, GSH-Px, GSSG-Rd, glukoz-6-fosfat
dehidrogenaz (G6PD) ve g-glutamilsistein sentetaz
gibi bazı antioksidan enzimlerin gen
ekspresyonlarını ya da aktivitelerini artırdığı ve bu
yolla oksidatif stresi baskıladığı bildirilmektedir
(24, 25).
Ratlara, akut/kronik uygulanan MEL’in beyin
dokusu Mn-SOD ve CuZn-SOD sentezini artırdığı
ve bu yolla oksidatif hasara karşı beyin dokusunu

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


Melatonin: Karanlığın antioksidan gücü

koruduğu (26); ayrıca anne rata verilen MEL’in
plasentadan geçebildiği ve fetus beyninde SOD
aktivitesini artırdığı gösterilmiştir (27).

Gündüze göre, gece öldürülen ratlarda beyin GSH-
Px aktivitesinin daha yüksek bulunması, MEL’in
fizyolojik antioksidan etkisine bağlanmaktadır.
Hayvan modeli çalışmalarında, farmakolojik dozda
uygulanan MEL ile akciğer, barsak, böbrek,
karaciğer, beyin, kalp, pineal bez ve eritrosit GSH-
Px aktiviteleri, %22 ila %138 oranında artmaktadır.
Ratlarda karaciğer, böbrek ve beyin dokusu GSH-
Px aktivitesinin, MEL uygulandıktan 3 saat sonra
arttığı gözlenmiştir (19). Nöral GSH-Px
aktivitesinin, MEL’e benzer şekilde, gündüz düşük;
gece yüksek olduğu bulunmuştur (28).
Pinealektomi yapılan ratların karaciğer, akciğer ve
beyin GSH-Px aktivitelerinde anlamlı düşüşler
saptanmıştır (9).

GSH havuzunu koruyan GSSG-Rd aktivesinin
sürekli karanlığa maruz bırakılan kuşların beyninde
daha yüksek olduğu ve ekzojen MEL ile de deney
hayvanlarında aktivitenin yükseldiği bildirilmiştir
(29). MEL uygulanan ratların, karaciğer GSSG-Rd
aktivitesinin yaklaşık 2 kat arttığı belirlenmiştir

(30)
MEL tarafından g-glutamilsistein sentetazın
uyarılmasıyla, insan endotel hücrelerinde total GSH
içeriğinin yükseldiği öne sürülmektedir (31).

3. Prooksidan Enzim Aracılı Etki: MEL’in bazı
prooksidan enzimleri inhibe ederek, serbest radikal
oluşumunu azalttığı ve bu yolla da antioksidan
sistemi desteklediği öne sürülmektedir (24, 25). In
vitro ve in vivo şartlarda, NO. ve daha ileri
aşamada ONOO- oluşumuna neden olan nitrik oksit
sentaz (NOS) aktivitesinin, fizyolojik MEL
konsantrasyonlar ında inhibe edildi ği
bildirilmektedir (32). Beyin iskemi/reperfüzyon
modelinde de, NOS inhibisyonuna yol açan
MEL’in düzeltici etkilerinin olabileceği öne
sürülmektedir (33).
MEL’in bu antioksidan etkilerini destekleyecek
şekilde; oksidatif doku hasarına yol açan kainik asit
(20), L-sistein (23), sisplatin (34), adriyamisin (35),
alloksan (22), streptozotosin (36), sentetik seks
steroidleri (30, 37-40) ve siklosporin A (41,42) gibi
toksinlerle indüklenen oksidatif stresin MEL ile
önlenebildiği, in vivo çalışmalarla da gösterilmiştir.

Bunların dışında MEL hem suda ve hem de lipid
fazda çözünebildiğinden, organizmada çok geniş
alanda antioksidan etki gösterebilmektedir.
Kolaylıkla kan-beyin bariyerini ve plasentayı
geçebilen MEL için, bilinen hiçbir morfofizyolojik
bariyerin olmaması, MEL’in tüm intraselüler
komponentlere rahatlıkla ulaşabilmesini
sağlamaktadır. Böylece MEL, hücre zarını,
organelleri ve çekirdeği etkin bir şekilde serbest
radikal hasarından koruyabilmektedir. Hücre

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004

membranı ile temas ettiğinde, fosfolipid tabakanın
dış yüzeyine tutunan MEL, radikallerle
membrandan önce temasa geçerek onları
detoksifiye eder ve membranı korur. MEL
varlığında, mitokondriyal solunum zincirinden
kaynaklanan O2
., H2O2 ve HO. gibi radikallerin
üretimi de azalmaktadır. Çekirdeğe kadar
ulaşabilme özelliği, DNA’nın oksidatif hasara karşı
korunmasında, MEL’e bir üstünlük sağlamaktadır
(10). Daha da önemlisi, diğer antioksidanların
aksine, çok yüksek dozlarda (300 mg/gün) ve 5 yıl
gibi uzun süre kullanımda bile, MEL’in toksik bir
etki göstermemesidir (9).

MEL’in antioksidan etkileri genel olarak
incelendiğinde, adezyon moleküllerinin ve proinflamatuvar
sitokinlerin sentezini azaltmasını da
içeren oldukça geniş spektruma sahip bir
antioksidan olduğu görülebilir (Şekil 3) (43).

MEL gibi güçlü bir antioksidanın, patogenezinde
serbest radikal hasarı olduğuna inanılan Alzheimer
hastalığı (44), sepsis (45), iskemi/reperfüzyon (46),
ultraviyole radyasyonuna bağlı eritem (47), demir
ve eritropoetin uygulaması (48) ve tardiv diskinezi

(49) gibi patolojilerde, klinik kullanıma da girdiği
bildirilmektedir.
Sonuç olarak, klinikte çeşitli uygulama alanları
bulan MEL ile ilgili gelecekte yapılabilecek yeni
araştırma alanları olarak;

• Antioksidan enzimlerin mRNA düzeyleri
üzerine MEL ve metabolitlerinin etkisi,
• MEL ve sinyal iletimi,
• Doku ve hücrelerdeki MEL düzeyleri,
• MEL yapısının modifiye edilmesi,
• Ateroskleroz gibi oksidatif stresle ilişkili pek
çok hastalığın MEL ile tedavisi,
• Ultraviyole ışınlarının yaptığı deri hasarının
topikal MEL ile önlenmesi,
önerilebilir.

KAYNAKLAR

Yazıcı C, Köse K

1. Sies H. Oxidative stress: Oxidants and
antioxidants. Exp Physiol 1997, 82: 291-295.
2. Dalle-Donne I, Rossi R, Giustarini D, Milzani
A, Colombo R. Protein carbonyl groups as
biomarkers of oxidative stress. Clin Chim
Acta 2003, 329: 23-38.
3. Halliwell B, Gutteridge JMC. Free radicals in
biology and medicine 2nd ed. Clarendon
Press, Oxford 1996, pp 10-19, 86-130.
4. Valentine JS, Wertz DL, Lyons TJ, et al. The
dark side of dioxygen biochemistry. Curr Opin
Chem Biol 1998, 2: 253-262.
5. Witko-Sarsat V, Rieu P, Descamps-Latscha B,
Lesavre P, Mecarelli LH. Neutrophils:
Molecules, functions and pathophysiological
aspects. Lab Invest 2000, 80: 617-635.
6. Halliwell B. Drug antioxidant effects. A basis
for drug selection? Drugs 1991, 42: 569-605.
7. Brzezinski A. Melatonin in humans. N Engl J
Med 1997, 336: 186-195.
8. Lerner AB, Case JD, Takahashi Y, Lee TH,
Mori W. Isolation of melatonin, the pineal
gland factor that lightens melanocytes. J Am
Chem Soc 1958, 80: 2587.
9. Reiter RJ. Interactions of the pineal hormone
melatonin with oxygen-centered free radicals:
a brief review. Brazilian J Med Biol Res 1993,
26: 1141-1155.
10. Arendt J. Melatonin. Clin Endocrinol 1988,
29: 205-229.
11. Reiter RJ. Pineal melatonin: Cell biology of
its synthesis and of its physiological
interactions. Endocr Rev 1991, 12 : 151-180.
12. Sugden D. Melatonin biosynthesis in the
mammalian pineal gland. Experientia 1989,
45: 922-932.
13. Poeggeler B, Reiter RJ, Tan D-X, Chen L-D,
Manchester LC. Melatonin, hydroxyl radical
mediated oxidative damage, and aging: A
Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


Melatonin: Karanlığın antioksidan gücü

hypothesis. J Pineal Res 1993, 14: 151-168.

14. Acuna CD, Reiter RJ, Menendez PA, Pablos
MI, Burgos A. Characterization of high-affinity
melatonin binding sites in purified cell nuclei of
rat liver. J Pineal Res 1994, 16: 100-112.
15. Forsling ML. Melatonin. Curr Opin Endocrinol
Diabetes 2001, 8: l47-l53.
16. Hardeland R, Reiter RJ, Poeggeler B, Tan D-X.
The significance of the metabolism of the
neurohormone melatonin: Antioxidative
protection and formation of bioactive
substances. Neurosci Biobehav Rev 1993, 17:
347-357.
17. Ianas O, Olivescu R, Badescu I. Melatonin
involvement in oxidative processes. Rom J
Endocrinol 1991, 29:117-123.
18. Tan D-X, Chen L-D, Poeggeler B, Manchester
LC, Reiter RJ. Melatonin: a potent endogenous
hydroxyl radical scavenger. Endocr J 1993, 1:
57-60.
19. Pahkla R, Zilmer M, Kullisaar T, Rago L.
Comparison of the antioxidant activity of
melatonin and pinoline in vitro. J Pineal Res
1998, 24: 96-101.
20. Giusti P, Lipartiti M, Franceschini D, Schiavo
N, Floreani M, Manev H. Neuroprotection by
melatonin from kainate-induced excitotoxicity
in rats. FASEB J 1996, 10: 891-896.
21. Sewerynek E, Reiter RJ, Melchiorri D, Ortiz
GG, Lewinski A. Oxidative damage in the liver
induced by ischemia reperfusion: Protection by
melatonin. Hepatogastroenterology 1996, 43:
898-905.
22. Pierrefiche G, Topall G, Courboin G, Henriet I,
Laborit H. Antioxidant activity of melatonin in
mice. Res Commun Chem Pathol Pharmacol
1993, 80: 211-223.
23. Yamamoto HA, Tang HW. Melatonin attenuates
L-cysteine induced seizures and lipid
peroxidation in the brain of mice. J Pineal
Res 1996, 21: 108-113.

24. Beyer CE, Steketee JD, Saphier D.
Antioxidant properties of melatonin-an
emerging mystery. Biochem Pharmacol
1998, 56: 1265-1272.
25. Reiter RJ, Tan DX, Osuna C, Gitto E.
Actions of melatonin in the reduction of
oxidative stress. J Biomed Sci 2000, 7: 444458.
26. Kotler M, Rodriguez C, Sainz RM, Antolin I,
Menendez-Pelaez A. Melatonin increases
gene expression for antioxidant enzymes in
rat brain cortex. J Pineal Res 1998, 24: 8389.
27. Thomas L, Drew JE, Abramovich DR,
Williams LM. The role of melatonin in the
human fetus (review). Int J Mol Med. 1998,
1:539-543.
28. Reiter RJ. Functional aspects of the pineal
hormone melatonin in combating cell and
tissue damage induced by free radicals. Eur
J Endocrinol 1996, 134: 412-420.
29. Pablos MI, Reiter RJ, Ortiz GG, et al.
Rhythms of glutathione peroxidase and
glutathione reductase in brain of chick and
their inhibition by light. Neurochem Int
1998, 32: 69-75.
30. Yazıcı C. Sentetik Seks Steroidlerinin ve
Melatoninin Oksidan Antioksidan Sistem
Üzerine Etkilerinin Rat Modelinde
Araştırılması. Uzmanlık Tezi, Erciyes Ün.
Tıp Fakültesi Biyokimya A.D, Kayseri 1999,
151.
31. Urata Y, Honma S, Goto S, et al. Melatonin
induces gamma-glutamylcysteine synthetase
Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


mediated by activator protein-1 in human
vascular endothelial cells. Free Radic Biol
Med. 1999, 27:838-847

32. Bettahi I, Guerrero JM, Reiter RJ, Osuna C.
Physiological concentrations of melatonin
inhibit the norepinephrine-induced activation
of prostaglandin E2 and cyclic AMP
production in rat hypothalamus: a mechanism
involving inhibiton of nitric oxide synthase. J
Pineal Res. 1998, 25:34-40.
33. Guerrero JM, Reiter RJ, Ortiz GG, Pablos MI,
Sewerynek E, Chuang JI. Melatonin prevents
increases in neural nitric oxide and cyclic
GMP production after transient brain
ischemia and reperfusion in the Mongolian
gerbil (Meriones unguiculatus). J Pineal Res.
1997, 23:24-31.
34. Hara M, Yoshida M, Nishijima H, et al.
Melatonin, a pineal secretory product with
antioxidant properties, protects against
cisplatin-induced nephrotoxicity in rats. J
Pineal Res 2001, 30: 129-138.
35. Montilla P, Tunez I, Munoz MC, Lopez A,
Soria JV. Hyperlipemic nephropathy induced
by adriamycin: Effect of melatonin
administration. Nephron 1997, 76: 345-350.
36. Montilla PL, Vargas JF, Tunez IF, Munoz de
Agueda MC, Valdelvira ME, Cabrera ES.
Oxidative stress in diabetic rats induced by
streptozotocin: protective effects of melatonin.
J Pineal Res 1998, 25: 94-100.
37. Köse K, Yazıcı C. The effect of levonorgestrel
and melatonin treatments on plasma oxidant-
antioxidant system, and lipid/lipoprotein
levels in female rats. Turk J Med Sci 2000,
30:523-528.
38. Köse K, Yazıcı C. Ratlara uygulanan
levonorgestrel ve melatoninin hepatik
Yazıcı C, Köse K

glutatyon ve malondialdehit seviyelerine
etkisi. Erciyes Tıp Dergisi 2001, 23:1-6.

39. Köse K, Yazıcı C. Ratlarda, levonorgestrel ve
melatonin uygulamasının plazma lipid,
lipoprotein, malondialdehit, konjuge dien ve
tiyol seviyelerine etkisi. Klinik Biyokimya
Derneği Ateroskleroz Sempozyumu Özet
Kitabı, İzmir 19-20 Mart 1999, B-47.
40. Köse K, Yazıcı C. Levonorgestrel ve melatonin
uygulamasının rat karaciğer glutatyon redoks
siklusu üzerine etkisi. XVIII. Gevher Nesibe
Tıp Günleri, III. Deneysel ve Klinik Araştırma
Kongresi ve "Workshop"'u Özet Kitabı,
Kayseri 18-20 Mayıs 2000, P 28.
41. Yazıcı C, Köse K, Gökalp S, Canöz Ö, Utaş C.
Siklosporin A nefrotoksisitesinde protein
oksidasyonunun yeri ve melatoninin koruyucu
etkisi. 19. TND Ulusal Nefroloji
Hipertansiyon Diyaliz ve Transplantasyon
Kongresi Nefroloji Diyaliz ve TransplantasyonDergisi Bildiri Özet Kitabı, Antalya 17-21
Eylül 2002, P-119.
42. Deveci S, Yazıcı C, Köse K, Gökalp S.S.
Siklosporin A ve/veya melatonin uygulanan
ratlarda kanser riskini artıran oksidatif stresin
değerlendirilmesi. Klinik Biyokimya ve Kanser
Sempozyumu Özet Kitabı, Bursa 26-29 Eylül
2002, P-21.
43. Reiter RJ. Melatonin: clinical relevance. Best
Pract Res Clin Endocrinol Metab. 2003,
17:273-285.
44. Brusco LI, Marquez M & Cardinali DP.
Monozygotic twins in Alzheimer’s disease
treated with melatonin: case report. J Pineal
Res 1998, 25: 260–263.
45. Gitto E, Karbownik M, Reiter RJ et al. Effects
of melatonin treatment in septic newborns.
Pediatr Res 2001, 50: 756–760.
46. Fulia F, Gitto E, Cuzzocrea S et al. Increased
levels of malondialdehyde and nitrite/nitrate
in the blood of asphyxiated newborns:
Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004


Melatonin: Karanlığın antioksidan gücü

Erciyes Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi (E.Ü.Journal of Health Sciences) 13(2) 56-65, 2004




DİKKAT:

Melatonin, karanlıkta pineal bezden salgılanan, uyku,
üreme, sirkadiyen ritim ve immünite gibi pek çok
biyolojik fonksiyonun düzenlenmesinde rol oynayan
bir hormondur.

Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:31 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Elektromanyetik Radyasyondan Korunmak İçin Pratik Öneriler
------------------------------------------------------------ --------------------

Hazırlayan: Prof. Dr. Nesrin Seyhan
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Biyofizik Anabilim Dalı Başkanı

Elektrikli aletleri kendinizden mümkün olduğunca uzakta çalıştırın. Elektromanyetik etki mesafe ile hızla azalacaktır.

Kullanmadığınız aletleri ya kapalı tutun ya da fişten çıkarın. "Stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.

• Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösterin ya da ekran filtresi kullanın.

• Ekonomi (halojen ve floresan) lambaları mümkünse kullanmayın, kullanmıyorsanız kendinizden uzakta tutun; gece lambası ve okuma lambası olarak kullanmayın. Halojen lambalar yüksek akımlar kullanırlar.

Eski telefon hatlarına bağlı telsiz telefonların çıkış güçleri çok yüksek değil; ancak cep telefonlarında durum bunun tam tersi.

• Araç telefonlarının antenleri araçların tepesinde olmalı, yanlarında ya da pencerede değil.

• Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşul yatak odasında TV ve radyo bulunmamasıdır.

• Elektrikli saat / radyo / alarm'ı başucunuzda bulundurmayın (pilli kullanmayı tercih edin). Elektrikle çalışan radyolu çalar saat kullanmayınız. Kullanmak zorundaysanız başımızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz. Odada herhangi bir alet kullanılmadığı sürece odaya gelen elektrik akımı kesebilirsiniz.

• Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışın

• Cep telefonu kullanmadığınız surece kapalı tutun. Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayın. Üzerinizde açıkken bulundurmayın. (Kalp üstünde, bel ve göğüste bulundurmayın.) En iyisi cep telefonu kullanma çılgınlığına son verin.

• Açık telefonu kendinizden en uzak mesafede birakın. Tercihen 1 m mesafeden kulaklıkla konuşun. Acil durumlar dışında yanınızda açık taşımayın veya hep kapalı tutun, gerektiğinde siz arayın. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih edin.

• Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyunuz.

• Elektrikli battaniye kullanmayın ya da yatmadan önce yatağınızı ısıtarak kullanın.

• Tüm VDU'lerin (TV, bilgisayar) arkalarında EM elektromanyetik alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştigine dikkat edin.

• Lap Top bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).

• Saç kurutma makinesinin manyetik alanı çok yüksektir ve pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanın. Akşamlan kullanmayın.

• Evinizdeki ve işyerinizdeki elektrik ve manyetik alanları ölçtürün.

• Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durun. Gerekmedikçe kulanmayın.

Fotokopi makinalarından (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durun.

• Elektrikli traş makinesi kullanmayın veya şarjlı kullanın veya jilet tercih edin.

• TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulunun.

• Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkarın.

• Çamaşır / bulaşık vs. makineleri çalışırken yakınında bulunmayın.

• Cep telefonu baz istasyonlarının evlerinizin çatısına ve okullara veya yakın çevrenize takılmasına izin vermeyin. (Yeni Zellanda, ABD ve İngiltere'de bu konuya halk sahip çıktı. İngiltere' de istasyonlara yakın evler daha ucuza satılıyor.)

• Bazı kimselerde bilgisayar monitörlerine ve diğer elektrikle çalışan aletlere karşı aşırı hassasiyet oluşmakta ve reaksiyonlar açığa çıkmaktadır. Bu reaksiyonlar:

Boğazda kuruluk hissi,
Gözde problemler (ağrı ve görme bozukluğu),
Baş ağrısı,
Allerji,
Uykusuzluk,
Seslere karşı hassasiyet, işitme zorluğu,
Yorgunluk. Bu semptomları daha çok aşağıdakilerin indüklediği öne sürülmektedir:
Elektrikle çalışan Lap Top bilgisayar ve bilgisayar monitorleri,
TV,
Floresan ve halojen lambalar,
Evdeki elektrik hatlarının yarattığı E alanlar,
Evdeki elektrikli aletler,
Cep telefonları.

Unutmayınız ki herhangi bir alet yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında büyük olasılıkla sağlığınızdan götürüyordur.


Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:37 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Mutfak mikseri aslında elektronik bir canavar mı?
       Günümüz dünyası hızla teknolojinin egemenliğine girerken, teknolojik uygulamaların sağlığa etkileri de bilimin büyüteci altına alındı. Özellikle iletişim teknolojilerinin görülmemiş derecede gelişmesi ve kullanım alanlarının artması sonucu, bu cihazlardan kaynaklanan elektromanyetik kirlilik de insanoğlunu dört taraftan kuşatmış bulunuyor.
     Günlük yaşamımıza giren baz istasyonları, cep telefonları, yüksek gerilimli elektrik hatları, PC ve elde taşınabilir bilgisayar ekranlar elektromanyetizma kaynağı oluşturuyor, yani radyasyon (ışınım) yayıyorlar.
     İnsan kendi ürettiği ve kullanmaya başladığı cihazlar nedeniyle, doğanın kendisinde var olan normal ışınım ortamında artık yaşamıyor. Doğadan etkilendiğimiz ışınımın kat be kat üstünde bir ışınım alanının etkisi altına girdik.
     20. yüzyılın başından beri elektro manyetik alanlar kullanan cihazların hızlı gelişimi, sağlıkla ilgili endişeleri arttırdı. Elektro manyetik kirlilik en çok günlük teknolojilerin çalıştıkları radyo-frekans alanında görülüyor. Yüksek enerji hatları, radyo ve televizyon, mikro dalga fırınlar, cep telefonları, bilgisayarlar vb.
     
Radyo frekansları
      Bir de radyo frekanslarına kıyasla daha yüksek enerjili radyasyon yayan x ışınları, gama ışınları ve bir kısım morötesi ışınlar var. Etkileri bakımından, yüksek frekanslı ve yüksek enerjili bu ışınların, maddenin atomlarını değiştirici veya parçalayıcı özellikleri olması nedeniyle iyonlaştırıcı diye adlandırıyor ve canlı yaşam için çok daha tehlikeli sayılıyor. Radyo dalgalarının frekanslarının ise bugünkü bilgilere göre iyonlaştırıcı etkileri yok veya yoğunluklarına göre daha az.
     
     Ancak hepimizin en yaygın olarak maruz kaldığı radyo frekans alanındaki ışınımın sağlık üzerindeki etkileri henüz tam olarak bilinemiyor.
     
     İyonlaştırıcı olmayan radyo frekans alanında çalışan cep telefonların ve diğer cihazların çok sık ve yakın kullanımı
     

Kanser yapıyor mu?
Psikolojik bozukluklara yol açıyor mu?
Bedenin bağışıklık sistemini bozuyor ve canlıları hastalıklara açık hale getiriyor mu?

      sorularına bilim henüz kesin yanıtlar veremiyor. Bilim bu soruların bazısına kesin evet diyemezken, örneğin bazı beyin fonksiyonlarının etkilendiği kesinleşmiştir.
     
TÜBİTAK ne diyor?
      TÜBİTAK'ın yeni yayımladığı Elektromanyetik dalgalar ve insan sağlığı başlıklı sorulu yanıtlı küçük broşürde şöyle deniyor: "Bu tür dalgaların kanserle ilişkisi ortaya konmamıştır". Ancak broşürde, cep telefonları ve baz istasyonlarından yayılan ışınımın etkileri konusunda henüz tam olarak bilinmeyen bir çok nokta bulunmaktadır" denmektedir.
     
     Kanser ve diğer bazı hastalıklarla kesin ilişkisinin henüz gösterilmemiş olması, yoktur anlamına gelmiyor. Günümüzde sürmekte olan çok boyutlu bir çok bilimsel çalışma ile bu ilişki çok daha kapsamlı araştırılmaktadır.
     
     Bilim adamlarına göre,
     
     a) Her şeyden önce, biyofizik kurallarına göre frekans yükseldikçe, elektromanyetik dalgaları insan organizmasına çok daha derinlemesine nüfuz edebiliyor. Mikrodalganın da içinde bulunduğu radyo dalgaları insan vücudunda ancak birkaç milimetre yüzeye inebilirken, daha yüksek frekanslar bedenin çok daha derinliğine nüfuz edebiliyor.
     
     b) Bu frekanslar, kalsiyum, potasyum, sodyum vb. frekanslarına denk düştüğü için elektromanyetik alanlarla organizma arasında etkileşim artıyor.. Bilim dünyası, cep telefonu , bilgisayar gibi elektronik aygıtların oluşturduğu elektromanyetik alanların insan vücudu üzerindeki zararları konusunda kesin sonuçlara henüz varmasa da, bazı bulgular bu tür dalgaların çocuklarda lösemi, melatonin salgısının azalması gibi rahatsızlıklara yol açtığı kuşkularını artırıyor.
     
     Günlük yaşamımızın bir parçası olan cep telefonları, PC ve elde taşınabilir bilgisayar ekranları ve yüksek gerilimli elektrik hatlarından yayılan çok alçak frekanslar pek çok ülkede belirlenen normlara uygun görülse de, bazı bilim insanları, çocuklarda lösemi hastalığında etkileyici rol oynadığı konusunda ortak görüş bildiriyor.
     
Etkisi çok
      ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün 1999 yılında hazırladığı bir rapora göre, sürekli yüksek frekanslara maruz kalan 6 yaşından küçük çocuklarda lösemi hastalığının oluşma riski 4.5 kat artıyor.
     
     Buna karşılık bilim adamları yetişkinler söz konusu olduğunda kesin ifadeler kullanmak için henüz gerekli verilere sahip olmadıklarını ifade ediyorlar. ABD Çevre Sağlığı Ulusal Enstitüsü Direktörü Dr.Kenneth Olden, laboratuvar deneylerinden farklı olarak hastalar üzerinde yapılan testlerin elektromanyetik dalgalarla hastalıklar arasında kesin bir bağ kurulmasını zorlaştırdığını belirtiyor.
     
     Bilgisayar, cep telefonu gibi aygıtların oluşturduğu elektromanyetik alanların depresyon, uyku bozuklukları, bağışıklık sisteminde sorunlar gibi bir dizi rahatsızlığa yol açtığından da kuşkulanılıyor.
     
     TÜBİTAK'ın hazırladığı kitapçıkta şöyle deniyor: "Cep telefonlarından yayılan elektromanyetik dalgaların beyin fonksiyonlarını kısa süreli etkilediği gösterilmekle beraber, bu değişimlerin baş ağırıs, uykusuzluk veya psikolojik bozuklukla ilişkisini gösteren bir bilimsel kanıt elde edilemedi".
     
     Ancak şimdilik gösterilebilen beyne etkisi konusundaki ilk bulgular arasında şunlar vurgulanmaktadır: Elektriksel aktivitelerinde ve dikkat, hatırlama, tepki verme gibi algılama fonksiyonlarında kısa süreli değişimlere neden olduğu gösterilmiştir...
     
     Fransız bilim dergisi Science et Avenir'de yayımlanan (Aralık 2001) geniş bir rapora göre, araştırmalar, yüksek enerjili ışınıma maruz kalan insanların ise, beynin sağladığı ve biyolojik ritmler için vazgeçilmez olan hormonunu azalttığını ise kesin ortaya koydu.
     
Radyo Frekansları
      Melatonin, cinsel hormonların ve stres hormonlarının salgılanmasını belirleyen beynimizdeki hipofizin aktivitesini düzenliyor. Yüksek frekanslı ışınımlar melatonin salgısını azalttığında, hipofizin aktivitesi engelleniyor ve buna bağlı olarak stres hormonlarının salgısı arttığı için bağışıklık sistemi de etkinliğini yitiriyor.
     
     Bu durumun muhtemel sonuçlarından biri de bağışıklık sistemimizin, organizmada ortaya ıkabilecek tümörlü hücrelere veya diğer hastalıklarla mücadelede zayıflama olasılığı.
     
     Melatoninin azalması aynı zamanda psikolojik durumu da olumsuz etkileyebiliyor. Nitekim, Kuzey Karolina Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, ABD'de beş elektrik tesisinde çalışan kişiler arasında intiharların büro personeline göre iki kat daha fazla olduğunu ortaya koydu.
     
Baz istasyonları üzerine araştırma: Bol stres
       Fransa Lyon'daki Uygulamalı Bilimler Ulusal Enstitüsü'nden Roger Santini'nin 530 kişi üzerinde yaptığı bir araştırma, baz istasyonlarına göre bulunan mesafe ile ortaya çıkan rahatsızlıklar arasındaki paralelliği göstermesi bakımından dönem taşıyor. Yanında yıldız olan rakamlar, baz istasyonlarına 300 metreden daha uzak yaşayanlar ya da elektronik alanlara hiç maruz kalmayanlarla, diğer grup arasındaki büyük farkı ortaya koyması açısından önem taşıyor.
     
     Ortaya çıkan verileri değerlendiren Santini, baz istasyonları çevresindeki elektromanyetik alanlarda ölçülen oranların uzaklık arttıkça azaldığını belirtiyor. Ancak yine de bazı semptomların azalmasında 200 ila 300 metrelik uzaklık bile yetersiz kalabiliyor.
     
Yeni araştırmalar
      Özellikle düzgün ve kurallarına, standartlara göre yerleştirilmemiş ve yaydığı radyasyondan direkt etkilenen insanlarda kronik yorgunluk, sinirlilik, uykusuzluk, kaygı, baş ağrısına neden oluyor. Science et Avenir dergisine göre, son yapılan araştırmalar baz istasyonlarının bu tür semptomlara yol açtığını gösterdi. Ancak istasyonların düşük, lösemi gibi bir çok daha ciddi sorunlara yol açıp açmadığı konusunda bilimsel araştırmalar yapılıyor. Bunların sonucu önümüzdeki yıllarda alınacak.
     
Radyo dalgalarının zararını azaltmak mümkün mü?
      Elektronik bir cihazın oluşturduğu elektromanyetik alanı yok etmek için aygıtı Faraday kafesine sokmak gerekiyor. Bu tür bir alanın olumsuz etkilerini ancak askeri malzemelerin zırh kaplamasında kullanılan demir, krom ve molibden oluşan bir alaşım olan Mutemal durdurabiliyor. Ancak bu maddenin çok pahalı olması günlük yaşamdaki ürünlerde kullanımını zorlaştırıyor.
     
     Fransız bilim adamlarının üzerinde çalıştığı bir başka yöntem ise bir umut ışığı olarak görülüyor. Chalon-sur-Saone'daki Tecnolab biyofizik laboratuvarında yapılan deneylere göre cep telefonuna eklenen küçük bir alüminyum kapsül, dalgaların kısa ve uzun vadeli biyolojik etkilerini azaltabiliyor.
     
     Laboratuvarda fareler, tavuklarla yapılan deneyler cep telefonları ve bilgisayar ekranlarının bu tür gizemli küçük alüminyum kapsüllerle donanması halinde stres hormonlarının belli oranda azaldığını gösterdi.
     
     Araştırmacılar bu yöntemin kesin etkililiğini kanıtlayabilmek için deneylerin artırılması gerektiğini belirtiyorlar. Yöntem halen cep telefonları, PC monitörleri ve elde taşınabilir bilgisayarlar üzerinde deneniyor.
     
Bilgisayar ekranları stres ve göz bozukluğu kaynağı
       Bilgisayar başında çalışan bir grup ofis personelinde "bina sendromu" hastalığını inceleyen İngiltere'deki Reading Üniversitesi'nden Clements Croome'a göre, bilgisayar ekranlarından yayılan elektromanyetik ışın mesleki stres semptomlarının üçte birisinin nedenini oluşturuyor. "Revue japonaise d'ophtalmologie clinique"te (Fransa) Dr.Miyata, 1999 yılında yayımlanan araştırmasında, video oyunları başında dört saatini geçiren bir kişinin göz korneasında bozukluklar belirlendiğine dikkat çekmişti.
     
Çocukta kanser nedeni
      ABD'de 70'li yılların başında yüksek gerilimli hatlarla çocuklarda kanser hastalığı arasındaki paralelliğe dikkat çekilmişti. Günümüzde ise İngiliz araştırmacılar bu ilişkiyi gösterdiler.
     
Cep telefonları: Hücre ölümü mü?
      Cep telefonlarının yaydığı mikrodalgaların beyin tümörlerine yol açtığı iddiası henüz kanıtlanmış değil. Bazı yoğun kullanıcılar sık sık baş ağrıları ve yorgunluktan şikayetçi. Kısa bir süre önce Moskova'daki Bilim Akademisi tarafından yayımlanan araştırmanın sonuçlarına göre (Science ad Avenir dergisi), gün içinde cep telefonlarıyla yapılan 45 dakikalık bir görüşmenin ardından hücrelerdeki azot oksit (NO) miktarının arttığı gözlendi. Nöronlara zarar veren azot oksit hücre ölümüne yol açabiliyor.
     
Kaynak: evkultur.com
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 01:58 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

HİPOFİZ BEZİ        

I-) Nörohipofiz lobundan salgılanan hormonlar :

Bu lobun iki ana hormonu vardır, birisi Oksitosin diğeri ise Vazopressin dir. Her iki hormonda gerçekte hipotalamusta üretilir, ancak hipotalamus ile hipofiz arasındaki portal damarağına geçerek nörohipofize ulaşır ve buradan kana karışır. Nörohipofiz burada yanlızca kan damarlarına yataklık yapmaktadır, bir bakıma köprü vazifesi görmektedir.

Oksitosin : Bu hormon hamile kadınlarda doğum esnasında rahimin etrafına sarılı olan düzkas hücrelerinin kasılmasına neden olur, böylelikle doğum esnasında yavru rahim kanalı boyunca ilerler. Bunun yanısıra bebekler anne sütünü emerken civardaki sinir hücrelerine baskı yaparak annenin beynine sinir impulsu gitmesine neden olur. Bu impulslar oksitosin salınımını artırır, böylelikle oksitosin süt kanallarının kasılmasına ve sütün bebek tarafından emilmesine yardımcıolur.
Vazopressin : Vazopressin hormonu, damar cidarlarında konumlanmış düz kas hücrelerinin kasılmasına ve aynı zamanda böbreklerden suyun absorbe edilmesini uyarır, böylelikle kandaki üre seviyesi düşürülmüş olur. Damarların daralması ise kan basıncının ayarlanmasında fonksiyoneldir.
- PİNEAL BEZ -

Pineal bez, beynin diensefalon bölgesinin dorsalinde (sırt kısmında) bulunmaktadır. Tıpkı hipofiz bezi gibi kısa bir sapla beyine bağlanmıştır. Bu bezin iki önemli hormonu vardır ;



Serotonin : Serotonin, bireyde uyku düzenlenmesinde rol alır, ancak vücut sıcaklığının ayarlanmasında ve damarların cidarlarındaki düz kasların kasılmasında uyarıcı etkisi vardır.
Melatonin : Melatonin hormonu üreme sikluslarının düzenlenmesinde rol oynamaktadır.
- TİROİD BEZİ -

Tiroid bezi soluk borusunun ön tarafında yer alır. Başlıca üretip saldığı hormonlar şunlardır ;

Tiroksin : Tiroksin hormonu, tirozin amino asitinden üretilen bir hormondur. Bu hormon ne protein tabiatında nede lipid tabiatındadır, yanlızca tekbir tirozin aminoasitine 4 tane İyot molekülünün bağlanmasıyla meydana gelir. Tiroksin genel olarak canlının hücrelerinde enerji açığa çıkaran reaksiyonların hızlanmasını uyarırlar. Örneğin soğuk havalarda tiroid bezinizden daha fazla Tiroksin salınır. Bunun neticesinde enerji açığa çıkaran reaksiyonlar hızlanır ve vücut ısınız yükselmeye başlar. Bu şekilde, vücut için ideal ısı olan 37 derecede denge sağlanmış olur.
Triiyodotronin : Adındanda anlaşılacağı gibi bu hormona 3 adet İyot molekülü bağlanmıştır. Triiyodotronin aslında tiroksinden 1 iyot çıkarılmasıyla oluşur. İyodun çıkarılması ise spesifik bir enzim tarafından gerçekleştirilir. Triiyodotronin'in fonksiyonu tiroksin hormonunun ki ile aynıdır.
Kalsitonin : Kalsitonin hormonunun hedef hücreleri kemik dokusudur. Kalsitonun kemik hücrelerine bağlandığı zaman hücrelerin membranı üzerinde bulunan kanallardan kemiğe Ca(+) iyonunun geçisi hızlanır. Böylelikle kandaki Ca seviyesi düşerken kemikteki Ca seviyesi artar, dolayısıyla kemike sertleşme meydana gelir.
- PARATROİD BEZİ -

Bu bezin bilinen en önemli hormonu " Parathormon " dur. Parathormon, Kalsitonin hormonunun aksine kemiklerden Ca(+) iyonlarının kana geçişini uyarır. Ayrıca Parathormon böbrekte bulunan ve glomerulus adı verilen süzüntü birimlerinde, kandaki fosfat (PO( - ) ) iyonlarının idrara geçişini hızlandırır. Buna bağlı olarak kandaki fosfat iyonlarının yoğunluğu düşürülmüş olur.




Mesut Darendeli



Düzenleyen furkanecz 24-Ocak-2006 Saat 01:58
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:04 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

MERNOS IRKI KOYUNLARDA MEVSM DISI MELATONN VE PROGESTERON


UYGULAMALARININ ÖSTRUS SKLUSUNUN UYARILMASI VE
DÖL VERMNE ETKS.


Ahmet Zeki Emrelli * Huriye Horoz** Çagatay Tek**

The effect of melatonin and progestagen treatments on stimulation of oestrus cycle
and reproductive patterns in Merino ewes out of the breeding season

Summary: In this study, the effects of progestagen + PMSG and melatonin implants
on the stimulation of ovarian activity and some of the reproductive parameters were
investigated in anoestrus ewes out of the breeding season. Three years old 30 Merino ewes
and six rams, were used as material. The ewes were randomly divided into three groups.
Eighteen mg melatonin (Regulin®, Hoechst) was implanted to ewes in group I (n=10). After
35 days following implantation, teaser rams were introduced and ewes with oestrus symptoms
were selected and inseminated. In group II (n=10) vaginal progesterone sponges (30 mg FGA)
were inserted for 14 days and 500 IU PMSG was applied on the withdrawal day. After that
rams were introduced and ewes in oestrus were inseminated. The ewes in group III (n=10)
were saved as control. Rams were gathered in control group on the same day with the other
groups. The ewes and rams were introduced for five days and blood samples were collected
once a day from the ewes. Serum progesterone, oestradiol and LH levels were determined by
using the R.I.A. technique. The oestrus symptoms were observed after 12 hours following the
introduction of rams. The highest oestradiol level was determined on the first day of ram
introduction in the treatment groups.

*) Emreli A.S. Uzunçayır cad. Yapıis Merkezi, B2 Blok No: 29, Hasanpasa / STANBUL
**) .Ü. Veteriner Fakültesi Dogum ve Jinekoloji Anabilim Dalı 34320 Avcılar / STANBUL


Although oestradiol levels in the control group increased slightly on 2nd, 3rd and 4th days, none
of the ewes had oestrus symptoms. Serum LH values reached the peak levels after 28 and 32
hours following the introduction of rams for groups I and II, respectively. Serum
progesterone level reached the value above 1ng/ml at the 3rd day in group I and at the 2nd day
in group II. Serum LH and progesterone levels were at the basal levels during five days
following the introduction of rams in the control group. Although no pregnancy was observed
in the control ewes (n=10), 90%, 80% oestrus, 90%, 70% pregnancy and 77.7%, 71.4%
twinning rates were observed in the melatonin and progestagen+PMSG groups respectively.
As a result, the ovarian activities of Merino ewes out of the breeding season can be stimulated
with melatonin or progesterone containing vaginal sponges. Also higher pregnancy rates can
be provided melatonin applied ewes compared to progesterone treated ewes. In addition,
melatonin application is more effective than sponge application in terms of pregnancy rates.
In conclusion, in this study melatonin application was found to be more effective than
progesterone application in ewes during the non-breeding season. However, both applications
would be useful to improve the pregnancy rates in ewes that are in the non-breeding season.
Key Words: Ewes, Melatonin, Reproduction, Synchronization

Özet: Bu çalısmada, mevsim dısı anöstrus koyunlarda progestagen + PMSG ve
melatonin uygulamalarının ovaryum aktivitelerinin uyarılması ve bazı üreme parametreleri
üzerine etkisinin arastırılması amaçlandı. Materyal olarak 3 yaslı, 30 baş Merinos ırkı koyun
ve 6 baş Merinos ırkı koç kullanıldı. Koyunlar rastgele 3 gruba ayrıldı. I. gruba (n=10) 18 mg
melatonin (Regulin ®, Hoechst) kulak arkası implant uygulandı ve 35 gün sonra aralarına
arama koçları katılarak östrus gösterenler elde sıfat yöntemiyle tohumlandı. II. gruba (n=10)
progesteron (30 mg FGA) içeren vaginal süngerler 14 gün süreyle uygulandı ve süngerlerin
çıkarıldıgı gün 500 IU IM PMSG yapılarak aralarına koç katıldı. III. grup (n=10) ise tedavi
uygulanmayan kontrol grubunu olusturdu. Kontrol grubuna (n=10) da diger gruplarla aynı


gün koç katıldı. Koç katımını takiben 5 gün süreyle kan alınarak serum progesteron, östradiol
seviyeleri ölçüldü. Serum LH ölçümü için bütün gruplarda koç katımını takiben 48 saat
içerisinde 4 saat ara ile kan örnekleri alındı. Tedavi gruplarında östrus belirtileri koç
katımından 12 saat sonra basladı ve alınan kan örneklerinde en yüksek östradiol seviyesi koç
katıldıgı gün gözlendi. Kontrol grubunda östradiol seviyesi 2.,3.,4. günlerde hafif dalgalanma
gösterse de östrus belirtileri gösteren koyuna rastlanmadı. Serum LH seviyesi I. grupta koç
katımından 28 saat, II. grupta 32 saat sonra pik yaptı. Serum progesteron seviyesi ise I. grupta

3. gün, II. grupta 2. gün 1 ng/ml’nin üstüne çıktı. Kontrol grubunda serum LH ve progesteron
seviyesi basal düzeyde seyretti. Kontrol grubu (n=10) koyunlarda östrus ve gebelik
gözlenmezken melatonin ve progesteron + PMSG uygulama gruplarında sırasıyla %90, %80
östrus, %90, %70 toplam gebelik ve %77,7, %71,4 ikizlik saglandı. Sonuç olarak, mevsim
dısı anöstrüs döneminde Merinos ırkı koyunlarda melatonin ve progesteron içeren vaginal
süngerler ile ovaryum aktivitelerinin uyarılabilecegi tespit edildi. Melatonin uygulamalarının
progesterona göre daha etkili oldugu, bu uygulamaların mevsim dısı anöstrus koyunlarda
uygulanmasının yavru verimini artırması açısından yararlı olacagı kanısına varıldı.
Anahtar Kelimeler: Koyun, Melatonin, Üreme, Senkronizasyon
Giriş

Koyunlar mevsime baglı poliöstrik hayvanlardır ve koyunlarda östrus siklusunun
baslamasında endogen hormonal uyarımların yanı sıra dış çevresel uyarımların da ovaryum
fonksiyonlarını etkiledigi, özellikle fotoperiyodun etkinligi vurgulanmaktadır. Fotoperiyodun
koyunlarda ovaryum aktivitesini prolaktin veya melatonin salınımını kontrol ederek baslattıgı
ileri sürülmektedir (7,12,17,18,19,20,21,24).

Melatoninin etki mekanizması ile ilgili baslıca iki görüş ileri sürülmektedir. Birincisi,
melatoninin primer etkisinin mediabasalhipotalamus (MBH)’ daki katesolamin veya opioid
salgılayan sinirsel agın üzerine oldugu seklindedir. Melatonin LH ve FSH salgısını uyararak


GnRH’un pulsatil salgısını uyarmak için hipotalamustaki katesolaminlerin ve opioid
peptidlerin salgılarını etkileyerek reprodüktif siklusun zamanını düzenlemektedir.
Melatoninin aynı zamanda prolaktini inhibe ederek reprodüksiyon üzerine olan baskılayıcı
etkisini ortadan kaldırdıgı öne sürülmektedir (11,18,27). Diger görüş ise, melatoninin primer
etkisinin hipofiz ön lobunun pars tuberalisi üzerine oldugu seklindedir (18).

Anöstrusta seksüel siklusun farmakolojik kontrolü ilgili feedback mekanizmalarındaki
hedef dokulara ya da aracılarına hormonların direkt etkilerini içermektedir (16). Bunun için ya
mevcut aktiviteyi degistirerek koç etkisi yardımıyla hipotalamustan düsük düzeyde salınan
GnRH’nun artısını, dolayısıyla LH salgısını artırmak yada anöstrusda düsük düzeyde salınan
endogen hormonların (progesteron, östrogen, GnRH, melatonin, FSH, LH gibi) eksogen
uyarılmasıyla hipotalamus, hipofiz ya da gonadlar üzerine etkileyerek ovaryum aktivitelerini
uyarmaktır (2,12,15,16,23).

Yaygın olarak kullanılan progesteron içeren vaginal sünger uygulamalarında
uygulama güçlügü, artan isgücü ve vaginal süngerlerin neden oldugu vaginitis olguları gibi
dezavantajlar gözlenmektedir (8).

Melatonin derialtı implantlar uygulaması kolay oldugundan mevsim dısı anöstrus
koyunlarda siklusun uyarılmasında klasik yöntem olan progesteron + PMSG uygulamasına bir
alternatif olup olmayacagınını arastırmak amacıyla mevsim dısı anöstrus koyunlarda
melatoninin ya da vaginal progesteron + PMSG uygulamalarının östrus siklusunun uyarılması
ve döl verimine etkileri arastırıldı.

Materyal ve Metot

Çalısmada, Bursa ili, znik ilçesinde bulunan 3 yaslı, en az bir kez dogum yapmıs,
anöstrus döneminde bulunan 30 baş Merinos koyunu ile bunların tohumlanmasında kullanılan
6 baş eriskin Merinos koçu materyal olarak kullanıldı. Koyunlar yas, canlı agırlık, ve
kondisyon açısından birbirine yakın olarak seçildi. Hayvanlar çalısma süresince aynı bakım


ve beslenme kosullarına tabi tutuldular. Koyunlar rastgele 10’arlı 3 gruba ayrıldılar. I. gruba
(n=10) 18 mg melatonin (Regulin ®, Hoechst) boyun bölgesine implante edildi ve 35 gün
sonunda arama koçları katılarak östrusta olanlar tespit edilerek elde sıfat yöntemiyle
tohumlandılar. II. gruptaki koyunlara (n=10) progesteron (30 mg FGA; Chronogest ®, Dogu

laç) emdirilmiş vaginal süngerler yerlestirilerek 14 gün süreyle tutuldu ve süngerlerin
çıkarıldıgı gün 500 IU dozda IM PMSG verilerek aralarına koç katıldı. On baş koyun ise
kontrol grubunu olusturdu. Gruplardaki gebelik ve ikizlik oranları dogumu takiben tespit
edildi. Serum progesteron ve östradiol ölçümleri için bütün gruplardan koç katımını takiben 5
gün süreyle günde bir kez kan örnegi alındı. Serum LH ölçümü için ise, bütün gruplardan koç
katımını takiben 48 saat içerisinde 4 saat ara ile kan örnegi alındı. Alınan kan örneklerinin
serumları çıkarılarak ölçüm yapılana kadar – 20 °C’de saklandı.
Kan serumundaki hormon ölçümleri R.I.A. yöntemiyle ölçüldü (35). Gruplar
arasındaki östrus, östrus/gebelik, toplam gebelik ve ikizlik oranları Chi-square testi ile
istatistiki olarak degerlendirildi.

Bulgular

Anöstrus koyunlarda eksogen melatonin ya da progesteron + PMSG uygulamalarının
fertilite üzerine etkileri Tablo da verilmistir. Koç katımını takiben serum progesteron (Grafik
1), serum östradiol (Grafik 2) ve serum LH (Grafik 3) düzeylerindeki degisimler sekil olarak
verilmistir. Östruslar uygulama gruplarında koç katımından 12 saat sonra basladı. Serum
progesteron oranı I. grupta koç katımının ilk günü düsük seviyede tespit edilirken, en yüksek
deger 1,55±1,02 ng/ml ile koç katımının besinci günü elde edildi. Aynı grupta serum östrojen
oranı 7,25±1,21 pg/ml ile en yüksek koç katım günü tespit edildi. LH degeri ise koç katımının
ikinci günü (28. saatte) pik noktada ölçüldü (6,41±2,05 m.i.ü/ml). II. grupta en yüksek
progesteron degeri koç katımının besinci günü 1,31±1,01 ng/ml olarak ölçüldü. Serum
östrojen degeri 6,22±1,09 pg/ml ile koç katımının ilk günü tespit edildi. LH seviyesi ise koç


katımından sonraki 32. saatte pik yaptı (5,16±1,95 m.i.ü./ml). Kontrol grubunda ise herhangi
bir ovariel aktivite gözlenmedi. Tedavi gruplarında fertilite oranları karsılastırıldıgında
melatonin ve progesteron+PMSG gruplarında sırasıyla %90, %80 östrus, %100, %87.5
östrus/gebelik, %90, %70 toplam gebelik ve %77.7 , %71.4 ikizlik oranı tespit edildi. I. grup
ile II. grup arasında elde edilen oranlar istatistiki olarak karsılastırıldıgında östrus/gebelik ve
toplam gebelik arasında önem bulundu (p<0.05).
Tablo. 1.., 2. ve kontrol gruplarından elde edilen östrus ve gebelik oranları
Grafik 1. 1. 2. ve kontrol gruplarına ait serum progesteron degerleri
Grafik 2. 1.,2. ve kontrol gruplarına ait serum östrojen degerleri
Grafil 3. 1.,2. ve kontrol gruplarına ait serum LH degerleri

Tartısma

Koyun yetistiriciliginde ekonomik ve yüksek verim saglamak, dogum sıklıgının
artırılması ve hayvan basına daha fazla yavru elde edilmesiyle mümkündür. Bu amaçla
mevsimsel anöstrus döneminde östrus sikluslarının uyarılması ve gebelik saglanması için bir
çok yöntem denenmistir (12,15,16,22,31). Anöstrus döneminde gonadotropinlerin hipofiz ve
kan dolasımındaki yogunlukları siklusun luteal dönemindekine benzer hatta daha düsük
düzeylerde seyretmektedir. Düsük düzeyde salınan FSH ve LH folliküler gelismeyi
saglayamadıgı için östrus ve ovulasyonu saglayacak LH pikine neden olacak östradiol
sekresyonunda artıs görülmemektedir (6).

Progestagenler östrus siklusunu kontrol eden hormonlar olarak kabul edilmektedirler.
Seksüel siklusu denetlemek amacıyla asım sezonunda senkronizasyon, anöstrusta
ovaryumların uyarılması amacıyla hem negatif feedback hem de pozitif feedback etkilerinden
yararlanılmaktadır (12,13). Anöstrus dönemindeki hayvanlarda progesteron düzeyinin sun’i
olarak belirli bir süre yükseltilip sonra ani olarak düsürülmesi aktif bir korpus luteum gibi etki


ederek reprodüktif sistemin uyarılmasını ve östrusta meydana gelen hormonal degisikliklerin
baslamasını saglamaktadır (1,16,29).

Çalısmamızda 14 gün süreyle vaginal progesteron uygulamasını takiben vaginal
süngerlerin çıkarılmasıyla progesteron seviyesi ani olarak düsürüldü ve artan östrogen
seviyesine baglı olarak 12-36 saat içinde hayvanların %80’inde östrus gözlendi. zleyen
günlerde serum östradiol seviyesi tedrici olarak azalmakla birlikte 5 gün süresince yüksek
seviyede kaldı. Bir çok arastırmacı (3,26,35), benzer uygulamayla östrus siklusunun
uyarılabildigini ve 24-48 saatte östrus senkronizasyonunun saglanabilecegini bildirmektedirler
(5,14,28).

Yuthosastrakosol ve ark. (35), koyunlarda östrusta serum östrogen pikinin 2. gün
meydana geldigini bildirirken, çalısmamızda uygulamadan 12 saat sonra östrogen piki
gözlendi. Aradaki farkın kan alma saatlerindeki farklılıktan kaynaklanabilecegi
düsünülmektedir.

Arastırmacılar, farklı melatonin formulasyonlarının anöstrus dönemindeki koyunlara
uygulanmasıyla 5 hafta sonra ovaryum aktivitelerinin baslatılarak östrus ve ovulasyonların
olusumuna ve buna baglı olarak progesteronun yükselmesine neden olacagını
bildirmektedirler (8,24). Bazı arastırmacılar ise, melatonin uygulaması ile ovaryum
faaliyetlerinin baslaması arasındaki sürenin 5-12 hafta arasında degisebilecegini
bildirmektedirler (32,33).

Çalısmada, deri altı melatonin implant uygulanan koyunlarda 35 gün sonra koç
katımını takiben %90 (n=10) östrus ve %90 gebelik ve bunların %77,7’sinde ikizlik gözlendi.
Otuzbeş günlük melatonin uygulaması ile yeterli düzeyde östrus ve gebelik saglanabildi. Koç
katımını takiben, 28 saat sonra LH’nın pik yapması (6,41±2,05 m.i.u/ml) ve koç katımından

sonraki 3. gün (uygulamanın 37. günü) serum progesteron seviyesinin 1,21±0,06 ng/ml’ye
ulasması ovulasyonların gerçeklestiginin göstergesi oldu.


Bastan (4), Akkaraman ırkı koyunlarda melatonin uygulamasını takiben melatonin
grubunda 7. ve kontrol grubunda 10. haftada plazma progesteron degerinin 1ng/ml’nin
üzerine çıktıgını bildirmektedir. Çalısmamızda melatonin grubunda 38. günde serum
progesteron seviyesi 1ng/ml’nin üzerine çıktı.

Melatonin uygulanan I. grupta gebelik ve ikizlik oranlarının progesteron uygulanan II.
gruptan yüksek bulunması, yine serum LH degerinin I. grupta daha yüksek olması Wallece ve
ark. (30)’nın bildirdigi melatoninin luteotropik etkisi ile artan progesteron düzeylerinin
embriyo yasamını destekledigi seklinde yorumlandı. Benzer sekilde bazı arastırmacılar
(8,9,12,25), melatoninin gebelik oranı ve embriyo yasamı üzerine olumlu etkileri neticesinde
ikizligi önemli ölçüde artırdıgını bildirmektedirler. Haresing ve Mcleod (13), melatoninin
ovulasyon oranını artırdıgını iddia ederken, Wallace ve ark. (30), Wigzell ve ark. (32) ve
Wigzell ve ark. (33), melatonin ve kontrol gruplarında ovulasyon oranının aynı olmasına
ragmen melatonin grubunda, gebelik ve canlı fötus oranının yüksek oldugunu
bildirmektedirler.

Bazı arastırmacılar, koyunlarda anöstrus dönemindeki uygulamalardan daha iyi sonuç
alınabilmesi için koyunların bir süre gün uzunlugunun fazla oldugu bir döneme maruz
kalmalarının gerekli oldugunu bildirmektedirler (10,34).

Kontrol grubunda serum östradiol seviyesinin koç katımından sonraki 2.,3.,4. günlerde
hafif bir dalgalanma göstermesi koç etkisine baglanmıstır. Progesteron ve LH seviyesinin
bazal düzeyde seyretmesi östrogenin ovulasyonu uyaracak LH pikinin olusmasını saglayacak
düzeyde olmadıgını göstermektedir (6). Serum progesteron seviyesinin bazal seviyede olması
ovulasyonun gerçeklesmediginin göstergesidir. Nitekim kontrol grubundaki hayvanların hiç
birinde östrus gözlenmemis ve gebelik saglanamamıstır.

Sonuç olarak, sunulan çalısmada anöstrüs döneminde Merinos ırkı koyunlarda
melatonin implantı ve progesteron içeren vaginal sünger uygulaması ile ovaryum


aktivitelerinin uyarılabilecegi, melatonin uygulanan koyunlarda daha yüksek gebelik
saglanabilecegi tespit edilmistir. Koç katımı dısında hiç bir uygulama yapılmayan kontrol
grubu hayvanlarında seksüel faaliyetlerin görülmemesi, üreme mevsimi dısındaki hayvanların
ovaryum faaliyetlerinin bazal seviyede oldugunun göstergesidir (6). Melatonin uygulaması ile
daha iyi östrus ve gebelik oranlarının saglanması, melatonin uygulamalarının progesterona
göre daha etkili oldugunu göstermistir. Merinos ırkı koyunlarda anöstrus döneminde her iki
uygulama sonucunda elde edilen ovaryum faaliyetleri, gebelik ve ikizlik oranlarının normal
üreme sezonundakine benzer bulunması, bu uygulamanın anöstrusta da yavru alımını
artırması açısından yararlı olacagı kanısına varılmıstır.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:05 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

koyunlarda işe yaramış???
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:10 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz



İst. Tıp Fak. Mecmuası 62:1, 1999

ŞİŞMAN KADINLARDA GECE YEME SENDROMU

(NIGHT-EATING SYNDROME)1



Rümeyza KAZANCIOĞLU*, Neşe ÖZBEY*, Ufuk SEZGİN**,

Sedat ÖZKAN**, Yusuf ORHAN*





ÖZET

Bu çalışma şişman kadınlarda gece yeme sendromu (NES) sıklığını ve değişik parametreler ile olan ilişkisini belirlemek amacıyla yapıldı. Çalışma kapsamı içine 202 şişman (vücut kütle indeksi > 27 kg/m2) kadın alındı. NES tanısı sabah iştahsızlığı, akşam gıda tüketiminin gündüzden fazla olması ve uyku problemleri varlığı ile konuldu. Kırk beş hastada (% 22) NES pozitif bulundu. Gece yeme sendromu olan ve olmayan hastalar arasında çeşitli antropometrik, biyoşimik, hematolojik ve endokrin parametreler bakımından anlamlı bir fark bulunmadı. Bununla birlikte NES+ hastalar arasında kilo verme hızının daha yavaş olduğu dikkati çekti (sırasıyla 141±488 g/hafta ve 314±326 g/hafta, p: 0.021). Şişman kadınlar arasında NES varlığı dikkati çeker bir oranda saptanmaktadır. NES hastaları klasik diyet tedavisine cevap vermediğinden psikiyatrik yaklaşımların değerinin araştırılması gerektiği ortaya çıkmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Gece yeme sendromu, tıkınırcasına yeme bozukluğu.



SUMMARY

Night-eating syndrome in obese women. The aim of this study is to determine the prevalence of night-eating syndrome (NES) and relationships between NES and various parameters in 202 obese (body mass index>27 kg/m2) women. NES criteria were 1) morning anorexia 2) evening hyperphagia 3) insomnia and/or disordered sleep. Forty five subjects (22%) met the criteria for NES. No significant differences were observed as far as various parameters in subjects with and without NES are concerned. Subjects with NES had significantly lower rate of weight loss by diet therapy than those without NES (141±488 g/week and 314±326 g/week respectively, p: 0.021). It is concluded that NES is common among obese women. Presence of NES might induce adverse effects on the outcome of diet therapy.

Key Words: Binge-eating disorder, night eating syndrome.





GİRİŞ

Şişmanlık patogenez ve tedavisinde, şişman kişilerin yeme davranışları ve bunların potansiyel önemleri uzun zamandan beri dikkatleri çekmektedir (21,23). Böyle yeme davranış bozukluklarından birini oluşturan "gece yeme sendromu" (night-eating syndrome, NES) Albert J. Stunkard ve ark. tarafından 1955 yılında tarif edilmiştir (23). Bu tablonun özellikleri arasında sabahları iştahsızlık ve bu nedenle kahvaltı yapamama; akşamları, bilhassa akşam yemeğinden sonra aşırı miktarda yemek yeme ve uyku sorunları sayılabilir (3,21,23). Hastalığın tanı kriteri olarak akşam kalori alınımının gündüzden fazla olması dikkati çekmektedir. Orjinal çalışmada total kalorinin en az % 25 inin akşam yemeğinden sonra alınması tanı kriteri olarak ileri sürülmüştür (23). Daha sonra aynı yazar tarafından yanlış pozitif sonuçlardan kaçınma amacı ile bu sınır % 50 olarak kabul edilmiştir (22). Rand ve ark. (16,17,18), çalışmalarında tanı amacıyla diğer kriterlerin yanı sıra akşam anksiyetesi varlığını da kullanmışlardır.

Bir diğer yeme bozukluğu tablosu olan "tıkınırcasına yeme bozukluğu" (binge-eating disorder, BED) ise ilk kez 1959 yılında yine Albert J. Stunkard tarafından tarif edilmiştir (21). Gece yeme sendromu, BED tablosundan daha önce tarif edilmesine rağmen, onun kadar ilgi çekmemiştir (1).

Bu çalışma, şişman kadınlar arasında NES sıklığını ve onun çeşitli antropoplikometrik, biyoşimik, hematolojik ve hormonal parametreler ile ilişkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır.





MATERYAL VE METOD

Bu çalışma kapsamı içine İstanbul Tıp Fakültesi, İç Hastalıkları Anabilim Dalı, Şişmanlık polikliniğine başvuran 202 şişman kadın alındı. Şişmanlık kriteri olarak vücut kütle indeksinin (BMI) 27 kg/m2 üzerinde olması kabul edildi (8). Hastaların yaş ortalaması 32.35±8.45 yıl (median 32 yıl, sınırları 18-47 yıl), BMI ortalaması 34.42±5.72 kg/m2, (median 33 kg/m2, sınırları 27.1-56.4 kg/m2) olarak bulundu.

Hastalarda anamnez ve fizik muayene tamamlandıktan sonra, çeşitli antropoplikometrik ölçümler yapıldı (deri kıvrım kalınlıkları, bel ve kalça çevresi, BMI, bel/kalça oranı) ve biyoşimik (glikoz, kreatinin, ürik asit, kolesterol, trigliserid, HDL-, LDL, - ve VLDL kolesterol, früktozamin), hematolojik (hemoglobin, hematokrit, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi) ve hormonal (SHBG, DHEA-S, testosteron, serbest testosteron, insülin) tetkikler için kan örnekleri alındı.

Ölçümler oda giysileri içinde, aç karnına ve ayakta gerçekleştirildi. Bel çevresi, arkus kostarum ile prosessus spina ilaca anterior superior arasındaki en dar çap, kalça çevresi, arkada gluteus maksimusların ve önde simfiz pubis üzerinden geçen en geniş çap olarak kabul edildi (9). BMI, ağırlık (kg)/boy2 (m) formülü ile (7), bel/kalça çevresi oranı (WHR) bel çevresi (cm)/kalça çevresi (cm) formülü ile (11,20) elde edildi.

Gece yeme sendromu tanısı olarak aşağıdaki üç kriterin birden pozitif bulunması kabul edilmiştir: sabah iştahsızlığı, akşam gıda tüketiminin gündüzden daha fazla olması ve günlük gıda tüketiminin yarısından fazlasının akşam yemeğinden (saat 19.00 dan) sonra alınması ve çeşitli uyku problemleri varlığı (uykuya dalamama veya uyanma gibi) (22).

"Binge eating disorders" varlığı Henderson ve Freeman'ın BITE (Bulimic Investigatory Test, Edinburgh) anketi ile araştırıldı (10).

İstatistik değerlendirme için "SPSS (Statistical Package for Social Sciences)/ PC plus" V 3.0 (SPSS Inc, Chicago, Illinois, ABD) ticari istatistik programı kullanıldı (14,15). Sonuçlar, eşlenmemiş seri t testi ve ki-kare testi ile değerlendirildi (2).





BULGULAR

Çalışmadan elde edilen bulgular şu şekilde sıralanabilir:

1. Şişman kadınların 45 inde NES mevcuttu (% 22).

2. NES- ile NES+ grup arasındaki çeşitli demografik, antropometrik, plikometrik, biyokimyasal, hematolojik ve hormonal parametreler bakımından anlamlı bir fark bulunmadı.

3. Şişman kadınlarda NES+ 45 hastanın 13 ünde (% 29) ve NES-157 hastanın 37 sinde (%24) BED pozitif bulundu. İki grup arasında BED sıklığı bakımından anlamlı bir fark saptanmadı (p: 0.5678).

4. Çalışmaya alınan hastalar üç ay süre ile takip edilerek klasik diyet tedavisine verilen cevap incelendi. İki grup arasında ağırlık değişimi bakımından anlamlı bir fark bulunmadı. NES+ grupta ortalama ağırlık değişim hızı NES- gruptan anlamlı şekilde daha düşüktü (-141.30 ±488.19 g/hafta ile - 313.94± 326.24 g/hafta, p: 0.021). İki grup arasında takip süresi bakımından anlamlı bir fark yoktu (NES-grupta 194.43±187.42 gün, NES+ grupta 165.59 ±160.83 gün, p:0.318).





TARTIŞMA

Şişmanlık, teknolojik açıdan ileri ülkelerde önemli halk sağlığı problemlerinden biridir ve sıklığı son 40 yılda büyük bir artış göstermektedir. Bazı yazarlar, şişmanlığın çeşitli etyolojilere bağlı çeşitli hastalıklardan oluştuğunu ileri sürmektedirler (21). Gerçekten de çeşitli şişmanlık tipleri mevcut ise etyolojideki farklılıklar ile yakından ilgili kriterlerle böyle tiplerin ayrılması tanı ve tedavide yararlı olacaktır. Karakteristik yeme örnekleri böyle kriterleri oluşturabilir ve şişmanlık tiplerinin ayrılmasında yardımcı olabilir.

Günümüzde görülen yeme bozuklukları ile ilgili olarak DSM-IV de anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve "tıkınırcasına yeme bozukluğu" (binge-eating disorder) yer almaktadır (1,19,24).

Gece yeme bozukluğu tablosu, strese cevap olarak gıda alınımı, uyku ve davranış diürnal ritmindeki değişikliğin sonucu olabilir (23). Diğer yazarlara göre tablo bir depresyon varyantı olarak incelenmelidir (13). Gece yeme bozukluğu ve depresyon, depresif bir ruhsal davranış ile karakterize olmasına rağmen gün içindeki seyirleri birbirinden farklılık göstermektedir. Depresyonda ruhsal durum sabahleyin hasta uyandığı zaman en kötü durumdadır ve gün ilerledikçe düzelme gösterir. Buna karşılık gece yeme sendromunda hasta sabahleyin uyandığı zaman iyi durumdadır ve gün ilerledikçe ruhsal durumu bozulma göstererek akşamları stres ve aşırı yeme tabloya hakim olur (22).

Gece yeme sendromu bulunan hastalarda melatonin düzeyleri, geceki melatonin ve leptin artışı normal yeme örneği olan kişilerden anlamlı olarak düşük bulunmaktadır. Bu bulgular NES+ hastaların farklı bir sirkadian nöroendokrin ritmi olduğunu düşündürmektedir (4,5).

Yapılan çalışmalar NES sıklığı konusunda farklı sonuçlar vermektedir. Stunkard ve ark. (23) orjinal çalışmalarında ciddi emosyonel problemli şişman hastalar arasında NES sıklığını % 64 olarak saptamışlardır. Buna karşılık, aynı hastanedeki bir standart şişmanlık polikliniği hastaları arasında NES sıklığı % 12 kadar bulunmuştur (23). Diğer çalışmacılar NES sıklığını normal kilolu kişiler arasında % 0.4 (16), ciddi şişman hastalarda % 15 (12), isimsiz alkolikler arasında % 50 (18) ve cerrahi girişim bekleyen morbid şişman hastalar arasında ise % 25 (17) olarak saptamışlardır.

Çalışma sonuçlarımız gece yeme sendromunun ayrı bir antite olarak varlığını desteklemektedir. Şişman kadınlar arasında NES sıklığı % 22 olarak bulunmuştur. Bu bulgu diğer çalışmacıların % 10-15 arası değerlerine göre nisbeten yüksek görünmektedir (12,23). Sonuçlar morbid şişman hastalardan elde edilene benzerlik göstermektedir (17).

Çalışmamızda daha katı tanı kriterleri uygulanmasına rağmen NES sıklığının yüksek bulunması kısmen soruların anket biçiminden daha çok görüşme şeklinde yapılmasına bağlanabilir.

Bulgularımız ayrıca iki yeme bozukluğu olan gece yeme sendromu ve tıkınırcasına yeme bozukluğunun birbirinden farklı iki antite olduğunu desteklemektedir. Gece yeme sendromu bulunan ve olmayan hastalar arasında hem BED sıklığı, hem de BED skoru bakımından anlamlı bir fark bulunmamıştır.

Dikkati çeken bir diğer bulgu NES hastaları arasında kilo verme hızının düşük bulunmasıdır. NES grubunda kilo verme hızı NES olmayan gruptan anlamlı bir şekilde düşük bulunmuştur. Şişman hastalarda gece periyodu esnasında yağ oksidasyonunun zayıf kişilere göre dramatik bir şekilde azaldığı ileri sürülmektedir (6). Bu nedenle bilhassa akşamları alınan fazla gıda, enerji aşırılığı dışında ayrıca yağ oksidasyonunu da aşarak ağırlık artışını kolaylaştırılabilir veya zayıflatmayı zorlaştırabilir.

Sonuç olarak, çalışma bulgularımız, şişman hastalar arasında NES varlığını desteklemektedir. Gece yeme sendromu ve BED iki ayrı hastalık tablosu olarak durmaktadır. Gece yeme sendromu olan hastalar arasında klasik hipokalorik diyet tedavisine diğer şişman hastalar gibi bir cevap alınmaması belki de hastaların psikolojik durumları ile ilgili olabilir. Böyle klasik hipokalorik diyet tedavisine cevapsız NES + obez hastalarda psikiyatrik yaklaşımların değeri araştırılmalıdır.


KAYNAKLAR

1. American Psychiatric Association. Diagnostic and Statistical of Mental Disorders. 4th edition, American Psychiatric Association, Washington, (1994).

2. Armitage, P., Berry, G.: Statistical Methods in Medical Research, Blackwell, Oxford, 2. Baskı, (1987).

3. Asp, A., Rössner, S.: The night eating syndrome in obesity. Int J Obes 19:126 (1995).

4. Birkevedt, G., Florholmen, J., Sundsfjord, J., Osterund, B., Stunkard, A.: A new eating disorder: The nignt eating syndrome, neuroendocrine characteristics. Int J Obes 22:33 (1998).

5. Birkevedt, G., Dinges, D., Bilker, W., Stunkard, A.: A new eating disorder: The night eating syndrome, behavioral aspects. Int J Obes 22:131 (P 129 - abstract).

6. Danguir, J., Elati, J.: Free day-eating versus strict night fasting induce long term weight loss without calorie restriction in obese patients. Int J Obes 19:36 (1995).

7. Despres, J.P.: Dyslipidemia and obesity. Bailliere's Clin Endocrinol Metab 8: 629 (1994).

8. Despres, J.P., Prudhomme, D., Pouliot, M.C., Tremblay, A., Bouchard, C.: Estimation of deep abdominal adipose tissue accumulation from simple anthropometric measurement in men. Am J Clin Nutr 54: 471 (1991).

9. Haffner, S.M., Stern, M.P., Hazuda, H.P., Pugh, J, Patterson, J.K.: Do upper body and centralized adiposity measure different aspects of regional body fat distribution? Relationship to non-insulin dependent diabetes mellitus, lipids and lipoproteins. Diabetes 36: 43 (1987).

10. Henderson, M., Freeman, C.P.L.: A self - rating scale for bulimia. The BITE. Br J Psych 150: 18 (1987).

11. Houmard, J.A., Wheeler, W.S., Mc Cammon, M.R., Well, J.M., Truitt, N., Israel, R.G., Barakat, H.A.: An evaluation of waist to hip ratio measurement methods in relation to lipid and carbonhyrate metabolism in men. Int J Obes 15: 181 (1991).

12. Kuldau, J.M., Rand, C.S.W.: The night eating syndrome and bulimia in the morbidly obese. Int J Eating Dis 5: 143 (1986).

13. Lehmann, H.E.: Affective disorders. Clinical features. "Comprehensive Textbook of Psychiatry, Ed: Kaplan, HI., Sadock, B.J., Williams and Wilkins, Baltimore, 1985".

14. Nie, N.H., Hull, C.M., Jenkins, J.G., Steinbrennar, K., Benta, D.M.: Statistical Package of the Social Sciences, McGraw Hill, New York, 2. Baskı (1975).

15. Norusis, M.J.: SPSS/PC+for the IBM PC/XT/AT. SPSS Inc, Chicago, (1986).

16. Rand, C.S.W., Kuldau, J.M.: Eating patterns in normal weight individuals. Bulimia, restrained eating and the night eating syndrome. Int J Eating Dis 5: 75 (1986).

17. Rand, C.S.W., Kuldau, J.M.: Morbid obesity. A comparison between a general population and obesity surgery patients. Int J Obes 17: 657 (1993).

18. Rand, C.S.W., Lawlor, B.A., Kuldau, J.M.: Patterns of food and alcohol consumption in a group of bulimic women. Bull Soc Psychol Addict Behav 5: 95 (1986).

19. Russell, G.F.M.: Bulimia nervosa. An ominous variant of anorexia nevrosa. Br J Psychiatry 8: 429 (1979).

20. Seidell, J.C., Björntorp, Sjöström, L., Sannerstedt, R., Krotkiewski, M., Kvist, H.: Regional distribution of muscle fat mass in men. New insight into the risk of abdominal obesity using computed tomography. Int J Obes 13: 289 (1989).

21. Stunkard, A.J.: Eating patterns and obesity. Psychiat Quart 33:284 (1959).

22. Stunkard, A.J., Berkowitz, R., Wadden, T., Tanrikut, C., Reiss, E., Young, L.: Binge-eating disorder and the night eating syndrome. Int J Obes 20: 1 (1996).

23. Stunkard, A.J., Grave, W.J., Wolff, H.G.: The night-eating syndrome. Am J Med 19:78 (1955).

24. Walsh, B.T.: Diagnostic criteria for eating disorders in DSM-IV work in progress. Int J Eat Dis 11:301 (1992).

Mecmuaya geldiği tarih: 04.12.1998

* İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı Çapa, İstanbul

** İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı, Çapa, İstanbul
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:26 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

son çalışmalar,melatonin hormonunun overler üzerinde oldukça olumlu etkilerini göstermektedir.bu hormonu içeren besinleri yemek ve bol bol,karanlık ortamda uyumak,yumurtlama fonksiyonları üzerinde olumlu gelişmelere sebep olacaktır.bence denemeye deger.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:43 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

İki Ucu Kesin Bir Molekül: C Vitamini
Abdülkadir AKCAN
Toplumumuzda C vitamini kullanımı çok yaygındır. C vitamininin; grip, astım, kanser, katarakt ve yaşlanma gibi birçok hastalığa iyi geldiğine inanılır. C vitamini; vücutta önemli görevler üstlenmesine rağmen, yukarıda bahsedilen hastalıkların hepsinde çok tesirli olduğuna dair ciddi bir delil yoktur.
C vitamini, suda eriyen vitaminler grubundan olduğu için vücutta depo edilemiyor. Gıda veya ilâç olarak alınan C vitamini, bağırsaklardan emilir ve vücut için yeterli miktara ulaşılınca kalan kısım hücrelere alınmaz; idrarla birlikte böbreklerden atılır. Vücuda ne kadar fazla alınırsa alınsın, kan plâzmasındaki konsantrasyonu 12-15 mg/l arasında dengede tutulur. Siz ne kadar çok portakal ve mandalina yeseniz veya meyve suyu içseniz de, hücreler ihtiyacı kadar vitamini alıp, kalanı vücuttan atmaktadır.

C Vitamini vücudumuzda nerede kullanılır?
C vitamini (askorbik asit) vücutta bulunan ve binlerce enzimden biri olan prolylhidroksilaz enziminin normal çalışması için gerekli bir vitamindir. Bu enzim, kollagen isimli proteinin sentezinde kullanılan aminoasitlerin sentezinde iş görür. C vitamini, prolylhidroksilaz enzimindeki demir (Fe) atomunun dengede kalmasını sağlar. 20'ye yakın çeşitten oluşan kollagen, vücutta en fazla bulunan proteinlerden olup; kemik, diş, deri, bağ dokusu, böbrek glomerulları ve kıkırdak gibi dokuların ana yapısını oluşturur. Kollagen proteini, yaklaşık 1000 tane aminoasidin yanyana gelmesiyle oluşur. Çok özel bir yapısı vardır. Vücut proteinlerinin % 25'ini oluşturan kollagendeki aminoasitler özel bir motif sergiler. Üç aminoasitte bir, glisin isimli bir aminoasit yapıya katılır. X ve Y olarak tanımlanan önceki iki aminoasit genellikle hidroksiprolin ve hidroksilizindir. Prolin ve lizin aminoasitleri, kollagenin yapısına katıldığında hidroksillenme işlemine maruz kalırlar. C vitamininin önemi de hidroksillenme esnasında ortaya çıkar. Lizin ve prolinin hidroksillenebilmesi ve prolylhidroksilaz enziminin çalışabilmesi için C vitaminine ihtiyaç vardır. C vitaminin yetersizliği durumunda hidroksillenme işi yarım kalır ve kollagen proteini tam oluşmaz. Kollagen oluşmayınca da vücutta birçok bozukluk ortaya çıkar. Bu bozukluklardan biri olan -C vitamini eksikliğine bağlı olarak- scorbüt hastalığı, ilk defa 1749 yılında rapor edilmiştir. Bu hastalık uzun süre yeşil sebze ve meyve yemeyen denizcilerde görüldüğü için, denizci hastalığı olarak da bilinir. Turunçgillere ait meyve ve meyve sularının, scorbüt hastalığını önleyici bir faktör olduklarının anlaşılmasıyla, bu meyveler ilgi odağı haline gelmişlerdir. Günümüzde bu hastalık çok nadir görülen bir hastalıktır.

C vitamini yeterince alınmadığı durumlarda (ve scorbüt hastalarında), aşağıdaki klinik belirtiler ortaya çıkar:
-Kılcal damarlarda kollagen eksikliğine bağlı kanamalar olur.
-Yaralar geç iyileşir.
-Kıl diplerinde iç kanamalar yüzünden kızarıklıklar olur.
-Deride siyah ve mavi noktalar ortaya çıkar.
-Diş etleri yumuşar, dişler dökülmeye başlar ve besin alma zorlaşır.

Günlük alınması gereken C vitamini ne kadardır?
Günlük alınması gereken C vitamini hakkında kesin bilgi yoktur. Scorbütü önleyici doz 46 mg olarak belirlenmiştir. Amerika'da ise; günlük tavsiye edilen C vitamini ihtiyacı 60 mg'dır.

Turunçgillerin içinde bulunan kimyevî maddelerin en önemlileri, C vitamini (askorbik asit), likopen, lutein, zeaxanthin, limonoidler ve pektindir. Portakal ve limonun 100 gramında ortalama 50 mg; çilekte 60 mg; lahana ve brokolinde 50-100 mg; yeşil biberde 130 mg; havuçta 140 mg; maydanozda (en yüksek değer) 170 mg C vitamini vardır. Ette ise çok az miktarda C vitamini bulunurken; mısır, buğday, nohut ve fındıkta hiç bulunmaz. Bununla birlikte hiç turunçgiller tüketmeden bile günlük C vitamini ihtiyacını karşılamak mümkündür.

Fazla miktarda alınan vitamin C'nin zararları
Vitamin C'nin faydalarının yanında, fazla alındığında zararları da olabilmektedir.

Turunçgillerin zararları, bir tevafuk sonucu ortaya çıkarılmıştır. İlâçların tadı acı olduğu için, araştırmacılar buna çâre olarak, turunçgilleri tatlandırıcı madde olarak kullanmayı denemişlerdir. Neticede bu ilâçlar kişiye verildiğinde, plazma konsantrasyonunun arttığını gözlemlemişlerdir. Vücudumuzda karaciğer hücrelerinde bulunan sitokrom p450 enzim sistemi, aldığımız ilâçların karaciğerde metabolize edilerek zararsız hale getirilmesinde rol oynar. CYP3A4 enzimi; bağırsak duvarındaki epitel hücrelerinde bulunur ve bağışıklık sistemini baskılayan cyclosporin, felodipine, nifedipine gibi ilâçlarla veya kalsiyum kanallarını engelleyici ilâçlarla ve terfenadine gibi alerji ilâçlarının etkisizleştirilmesinde rol oynar. Bu ilâçlar, turunçgillerle alındığında, CYP3A4 enzimini etkilemektedirler. Bu durum ilâç zehirlenmelerine yol açmaktadır.

Turunçgillerdeki hangi maddenin bu etkileşimi yaptığı bilinmemektedir. Acaba hangi madde, bağırsak duvarındaki enzimle etkileşiyor? Furano coumarinler, 6-7 dihidroksi bergomottin, naringin, naringenin şüphelenilen maddelerden bir kaçıdır.

Bilim adamlarını düşündüren ayrı bir nokta; tüm meyveler sonuçta aynı toprakta su ve güneş ışığıyla beslenirken, turunçgillerin, vitamin ve kimyevî madde oranında diğer meyvelerden farklı değerlere sahip olmasıdır. Son yapılan çalışmalarda, turunçgillerin, ilâçların metabolizmasında iş gören proteinlerden olan P-Glycoprotein adlı proteinin fonksiyonunu engellediği tespit edilmiştir.

Bazı ülkelerde, ilâçların üzerinde; "bu ilâcı, turunçgillerle almayınız!" uyarısı bulunmaktadır. Hattâ 1997 yılında İngiltere'de, antihistaminik (alerjilere karşı kullanılan) terfenadine ilâcı, hayatı tehdit edici özellikte kalp atım düzensizliğine yol açtığı için piyasadan kaldırılmıştır. Turunçgillerdeki kimyevî maddeler, terfenadini vücutta zararsız hale getiren enzim sistemlerini bloke ettiğinden, taşikardiye (kalbin hızlı atması) sebep olmaktadır. Astemizole adlı antihistaminik ilâç da sebepten piyasadan kaldırılmıştır.

Bu bilgiler bize niçin Antik Çağlarda turunçgillere, Citrus decumana (latince manası: yasak meyve) denildiğini daha iyi açıklamaktadır. Aslında en iyisi, "Her şeyin ortası hayırlıdır" hadîs-i şerifinden hareketle, halkımızın darb-ı mesel haline getirdiği İslâmî bir düstur olan, 'azı yarar, ortası karar, çoğu zarar' prensibi istikametinde yaşamak ve hayatı tanzim etmek...

Kaynak
1) Nature Medicine, Ocak 2001, Vol. 7, Sayı 1.
2) Clin, Pharmacol. Ther, 68, 28-34, 2000.
3) Clin Phormacokinetic. 38, 41-57, 2000.
4) Am J Clin Nutr. 69, 1086-1107, 1999.
5) Br J Pharmacol, 130, 1369-1377, 2000.


(sızıntı)
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 02:48 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz


Domatese Konan Şifa Likopen
Dr. Musa SARAÇOĞLU

Sebze ve meyvelerde, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılabilecek kimyevî maddelerin bulunduğu son yıllarda daha çok konuşulmaya başlandı. Sebze ve meyvelerde şifa hususiyetleri yüksek olan kimyevî maddelerin bulunması, tabiat sofrasının aynı zamanda bir eczahane olarak da tanzim edildiğini göstermektedir. Araştırmacıların dikkatini çeken maddelerden biri olan, sebze ve meyvelerde bulunan likopen, çok yönlü iyileştirici ve koruyucu tesirlerle donatılmış antioksidan bir maddedir.
Likopen, domates ve domates ürünleri (salça, ketçap, sos, domates suyu) ile karpuz, kuş burnu, pembe greyfurt, papaya ve guava gibi bitkilerde daha fazla bulunur. Likopen aynı zamanda bu yiyeceklerin renginin kırmızı olmasına vesile olan maddedir. Son dört yıl içinde likopenle ilgili yayımlanmış makale, bini aşmıştır. Likopenin sıcaklığa dayanıklı olup olmadığı araştırılmış ve kimyevî yapısının sıcaklıkta bozulmadığı tespit edilmiştir. Likopen üzerine sıcaklığın olumlu bir tesiri de, normalde trans formunda olan likopenin, sıcaklıkta vücut tarafından daha kolay kullanılan cis formuna dönüşmesidir.
Antioksidanlar, çeşitli hastalıkların oluşmasında tetikleyici rol oynayan "oksidatif stres" sonucu açığa çıkan serbest radikallerin üretilmesini engellemekle vazifelendirilmiştir. Sebze ve meyveler vasıtasıyla vücuda alınan likopenin, hücrelerde oluşan serbest radikallerin uzaklaştırılmasında rol aldığı bulunmuştur. Likopen birçok hastalığın ortaya çıkmasını tetikleyen serbest radikallerin zararsız hale getirilmesinde görev alır. Fakat asıl önemli olan, likopenin kanser hücrelerinde kontrolsüz çalışan büyüme hormonu reseptörlerine bağlanarak, kanser hücresinin normal hücre durumuna geri dönmesini uyarmasıdır. Likopenin diğer vazifeleri arasında; kolesterol yapımının azaltılması, vücuda giren yabancı cisimlere karşı savunma mekanizmalarının aktive edilmesi, siklooksijenaz isimli enzimin aktivitesinin düzenlenmesi ve dolayısıyla romatizmaya yol açan reaksiyonların önlenmesi vardır. Ayrıca likopenin, dokulardaki lipoproteinlerin oksidatif stresten korunmasında, bazı kanser türlerinde, apoptozis denen programlı hücre ölümünün tetiklenmesinde rol aldığına dair araştırmalar vardır.

Likopen ve kanser
Likopenin insan sağlığı açısından öne çıkan diğer bir özelliği, antioksidan molekül olması dolayısıyla kanser oluşumunu azaltmadaki görevidir. Likopenin tesirlerinin araştırıldığı ve olumlu cevabın alındığı kanser tipi, kötü huylu prostat kanseridir. Günde bir porsiyon veya haftada beş porsiyon domates yahut domates ürünü tüketilmesinin prostat kanseri riskini belirgin seviyede azaltmaya vesile olduğu bildirilmiştir. Prostat kanseri teşhisi konan ve ameliyatları plânlanan otuz hastaya, ameliyat öncesi üç hafta süre ile günde 30 mg likopen verildiğinde, kan likopen seviyelerinde iki kat, prostat dokusundaki likopen seviyesinde ise, üç kat artış gözlenmiştir. Bu kişilerin ameliyatla çıkarılan dokuları, likopen verilmeyen hastalardan alınan biyopsi örnekleriyle karşılaştırılmış ve likopen verilen hastaların tümörlerinin küçüldüğü ve çevreye daha az yayıldığı rapor edilmiştir. Prostat kanseri ve likopen ile ilgili yapılan toplam 72 çalışmanın sonuçları değerlendirildiğinde, 57 çalışmada likopenin prostat kanseri oluşma riskini azalttığı bildirilmiştir. Benzer risk azaltıcı ve koruyucu tesirler, kalın bağırsak, mide ve ağız boşluğu kanserleri ile yapılan çalışmalarda da gözlenmiştir.

Kalb-damar hastalıkları ve likopen
Damar sertliği ve koroner kalb hastalığı, günümüzde dengesiz beslenme ve hareketsiz hayat tarzı ile artıp insan hayatını tehdit eden tehlikelerin başında gelmektedir. Bu hastalıkların ortaya çıkışında rol alan ilâve risk faktörleri arasında, oksidatif stres de vardır. Likopen ağırlıklı beslenen kişilerde oksidatif stresin azaldığı gösterilmiştir. Likopen ayrıca, kolesterol yapımında rol oynayan bazı enzimleri de engelleyerek, kan kolesterol değerlerinin düşmesine vesile olmaktadır. Bazı araştırmalarda, oksitlenmiş lipoproteinlerin damar duvarındaki zararlı tesirlerinin önlenmesinde de likopenin rol aldığı bildirilmiştir. Ayrıca kan likopen seviyesi düşük olanlarda, miyokard infarktüsü ve inme gibi hastalıkların daha sık görüldüğü, karotis atardamarının (şah damarı) duvarının daha kalınlaşarak esnekliğini kaybettiği bildirilmiştir.

Likopen ve akciğer hastalıkları
Oksijen vücudumuz için hayatî bir madde olduğu kadar oksidatif özelliği sebebiyle zararlı olabilecek bir moleküldür. Zira oksidatif madde olan oksijen ve oksijen bileşiklerinin (ozon) varlığı, akciğeri, oksidatif hasara açık bir organ haline getirmektedir. Gıdayla alınan antioksidan maddelerin, akciğerde hava ile temas eden yüzeye geçerek, bu hasara karşı vücudun korunmasında rol oynadığı düşünülmektedir.
Bir araştırmada, iki gruptan birine iki hafta süreyle likopen miktarı yüksek domates ürünü verilerek; diğerine ise, domates ürünleri verilmeden, her iki grup da ikişer saat süreyle düşük oranda ozon bulunan bir odada bırakılmıştır. Domates ürünü verilenlerde akciğerdeki likopenin %12 daha fazla olduğu, akciğer hücrelerindeki DNA hasarının ise % 20 daha düşük olduğu gözlenmiştir. Akciğer kanserinden ölen hastalarda serum karotenoid değerlerinin daha düşük olduğu ve akciğer kanserli hastalara karotenoid desteği yapılarak hastalığın seyrinin yavaşlamasına vesile olunduğu yorumları da yapılmaktadır.


Oksidatif stres ve serbest radikal nedir?
Oksijen atomu, diğer atomlar gibi bir çekirdek ve çevresindeki yörüngelerde dönen elektronlardan yapılmıştır. Bu elektronlar, yörüngelere belirli bir nizam içerisinde yerleştirilmiştir. Oksijen atomunda, yaratılış anında belirlenmiş kararlı ve dengeli yörünge düzenine uymayan elektron yerleşim şekilleri, serbest radikal, oksidan molekül veya reaktif oksijen olarak ifade edilen oksijen çeşitlerinin meydana gelmesine yol açar. Bu reaktif moleküller, kararlı ve dengeli yerleşim şekillerine göre, çeşitli moleküllerle daha fazla ve kolay reaksiyona girerler. Reaktif oksijen atomu veya bağlı bulunduğu molekül, çeşitli proteinler, çekirdek, mitokondri DNA'sı ve hücre yapıları ile reaksiyona girerek bunların yapı ve fonksiyonlarını bozar. Bu bozukluklar, çeşitli hastalıkların oluşmasına zemin hazırlar. Vücutta bulunan antioksidan savunma sistemleri, bu serbest radikalleri tesirsiz hale getirmeye çalışır. Savunma sistemlerinin yeterli olmadığı böyle durumlarda, vücutta serbest radikaller artar. Bu da "oksidatif stres" olarak ifade edilir.


Likopen ve göz hastalıkları
Bazı göz hastalıklarının oluşumunda oksidatif hasarın rol oynaması, bu hastalıkların önlenmesi ve tedavisinde likopenin faydalı olabileceği düşüncesini akla getirmiştir. Bu hipotezi destekleyici bir çalışmada diyabetik (şeker hastası) farelerde likopenin katarakt gelişmesini engellemeye vesile olduğu gösterilmiştir. Lâboratuvar ortamında insan göz merceği hücresi kültürlerinde oksidatif hasar oluşturma denemelerinde, likopenin muhtemel hasarın önlenmesinde rol aldığı gösterilmiştir. Bir başka çalışmada oksidasyon ve radyasyona maruz bırakılan retina pigment hücreleri incelenmiştir. Likopenin muhtemel hasarların ve yaşlanmaya bağlı olarak gelişen "maküla dejenerasyonu" hastalığının engellenmesinde rol oynayabileceği kanaati oluşmuştur.
Likopen ve nörolojik hastalıklar
Sinir sistemindeki nöronların yıkımı veya sayılarının azalması ile ortaya çıkan hastalıklar arasında inme (felç), alzheimer, parkinson ve amiyotrofık lateral skleroz bulunmaktadır. Bu hastalık grubunun temel özelliği, sinir sisteminde yıkımın gözlenmesidir. Sinir hücrelerinin harabiyetinin oluşmasında çeşitli sebepler yanında oksidatif stresin de rol oynayabileceği ileri sürülmektedir. Alzheimer hastalarının kanlarındaki karotenoid, vitamin C, A ve E seviyelerinin sağlıklı kişilere göre daha düşük olduğu tespit edilmiş, bu hastalığın gelişmesinde antioksidan madde eksikliğinin söz konusu olabileceği ileri sürülmüştür. Dolayısıyla domates ve ürünlerinde bol miktarda bulunan likopeninin bu hastalıkların önlenmesinde tesirli olacağı düşünülmektedir.
Domates başta olmak üzere kırmızı renkli sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan likopenin konsantre dozlarının şifa vesilesi olarak kullanılabileceği yukarıda anlatılanlarla sınırlı değildir. Ayrıca unutulmaması gereken şey, sebepler dünyasında kullandığımız ilâçlar ve şifalı bitkiler birer zahiri sebeptir, hakiki şifayı veren bu maddelerin yaratıcısı Cenab-ı Hak'tır. Diğer bir nokta, bu maddenin binlerce antioksidan maddeden sadece bir tanesi olduğu, her şey olmadığıdır. Çünkü şifa, görünen ve görünmeyen yüzlerce faktörün, doğru yer ve zamanda, gerekli miktarda bir araya gelerek fiili duanın ortaya çıkmasıyla ihsan edilmektedir. Kim bilir, domateste, diğer sebze ve meyvelerde likopen dahil daha nice şifalı madde bulunmakta. Bu maddelerin keşfedilmesi ise, ancak merak edenlere ve çalışanlara nasip olacaktır.
Peygamberimiz (sas): "Yüce Allah şifasını vermediği hiçbir hastalık yaratmamıştır." buyurmaktadır. Başka bir hadîs-i şerifte ise, "Yüce Allah derdi de, devayı da yaratmıştır. Her dert için dahi bir deva yaratmıştır." buyrulmaktadır. Demek ki, ölüm hariç her hastalığın tedavisi mümkündür. Hatta ölüme bile geçici hayat rengi vermek mümkündür. Tedavilerin zâhiri şifreleri, tabiat eczahanesindeki mikroorganzimaların, bitkilerin ve hayvanların bünyesinde saklı birer mücevher gibi durmaktadır. Araştırmacıların görevi bunları bulmak ve insanlığın hizmetine sunmaktır.

(sızıntı)





Düzenleyen furkanecz 24-Ocak-2006 Saat 02:49
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 03:01 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

Araştırma Adı


: Sıcak Stresi Altındaki Yumurta Tavuklarında Askorbik asid Uygulamasının Yumurta Verim ve Kalitesi Üzerine Etkileri



Araştırmanın Niteliği


: Yüksek Lisans Tezi – 1996

Yürütücü Kuruluş(lar)


: TUAM – Ziraat Fakültesi Birimi

Varsa Destekleyen Kurum


: -

İşbirliği Yapan Kuruluş(lar)


: -

Proje Yürütücüsü(leri)


: Nüket Palancı, İbrahim Ak* (Danışman)

Yayınlandığı Yer


: -

Araştırma Özeti ve Uygulamaya Aktarılan Bulgular

Bu araştırma, yazın sıcak stersinin olumsuz etkilerini önlemek amacıyla yumurta tavuğu rasyonlarına askorbik asit katmanın ölüm oranı, yem tüketimi, yemden yararlanma, yumurta verimi ve kabuk kalitesi üzerine etkilerini belirlemek amacıyla düzenlenmiştir. Araştırmanın hayvan materyalini 33 haftalık yaşta 872 adet Lohman (beyaz) ırkı yumurta tavuğu oluşturmuştur. Faklı gruplardaki tavuklar sırasıyla 0, 50, 100 ve 200 ppm askorbik asit katılan ve 2695 kcal/kg ÇE ve %16.58 ham protein içeren 1. dönem kafes tavuğu yumurta yemi ile adlibitum beslenmişlerdir. Deneme 56 gün sürmüş ve deneme süresince iki haftada bir kontrol tartım ve ölçümleri yapılmıştır. Araştırma sonucunda rasyona 100-200 ppm askorbik asit katmanın tavuklarda ölüm oranını düşürdüğü, yem tüketiminde bir miktar artışa neden olduğu ve yemden yararlanmayı düşürdüğü, yumurta verimi, yumurta ağırlığı ve yumurta şeklinde önemli bir farklılığa neden olmadığı belirlenmiştir. Ayrıca rasyona 100-200 ppm askorbik asit katmanın yumurta kabuk kalınlığını arttırdığı, kırık-çatlak yumurta oranını azalttığı belirlenmiştir. Ancak gruplar arası fark istatistik önemsiz bulunmuştur.

Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 03:23 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

bu gecelik,sizin için melatonin hormonumu feda ettim.ama yarın burda asla alkış,hoşgeldin,teşekkür mesajı görmek istemiyorum.bilgi yada soru görmek istedigim.bunların dışında bir mesaj görürsem,gerisini siz düşünün.bu bir tehdittir!!!!hepinize bol melatoninli geceler.geç kalmadan bende biraz depolayayım.öpüldünüz.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 03:31 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

bu arada iş yerimden bana ulaşan cadı::::::::SENİ SEVİYORUM!!!
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
giz
Normal Üye
Normal Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 86
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 09:38 | Kayıtlı IP Alıntı giz

günaydın arkadaşlar. furkan yazdıklarını okudum ve anlamaya çalıştım. tabi anlayamadığım terimlerde oldu. geceleri geç yatan ve sık uyanan bir insan olarak neden daha az yumurtladığım açıklanabilir belki. yakın zamanda düşündüğüm bir şey daha vardı. ben yapı itibari ile biraz hızlıyım. yani yapacağım herşeyi maksimum hızla yapıyorum. iştede böyle evde de böyle. sanki ağırkanlı insanlar daha mı çabuk hamile kalıyor çevreme baktığımda bunun örneklerini görüyorum. vücut sürekli bir dinlenme halinde olduğu için hormanları daha iyi çalışıyor olabilir mi . belki döllenme olduğu zamanlarda biraz daha hareketsiz olup daha fazla dinlenmenin gebelik oluşmasında bir etkisi vardır. bilmiyorum sonuç olarak ben bunların hiç birini yerine getiremiyorum.
Yukarı Dön Göster giz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: giz
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 10:43 | Kayıtlı IP Alıntı eas

arkadaşlar kesinlikle uykunun hormonlar üzerinde etkili olduğunu biliyorum.furkznında yazdığı giibi 11-3 arasında derin uykuda olmak gerekir.biz ne yapıyoruz?gece 2 de 3 de yatıyoruz.çünkü vücudumuz kendini biyolojik olarak 11-3 arasına ayarlamıştır.biz bunu bozunca doğal oklarak hormon dengemiz de bozuluyor.
zaten vücudumuz zayıfki bundan diğer insanlara göre daha fazla ve olumsuz yönde etkileniyoruz.mesela benim yaklaşık 10 senedir uyku düzenim bozuktu.daha yeni yeni düzeltmeye uğraşıyorum.8 sene vücvut direndi sonundada bböyle bir tepki verdi demekki.düzenli bir hayat yaşamamız lazım arkadaşlar.
Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
gulcan73
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 2370
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 10:47 | Kayıtlı IP Alıntı gulcan73

kesinlikle bugünden itibaren erken uyuyacağım.
Yukarı Dön Göster gulcan73's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: gulcan73
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 10:55 | Kayıtlı IP Alıntı eas

Sağlık deposu kefiri yerken dikkat!

Kefirin sıcak yemeğe ilave edilerek yenilmesinin, içindeki probiyotik mayaların ölümüne, dolayısıyla bu mayaların sağlayacağı faydaların ortadan kalkmasına sebep olabileceği belirtildi.

Besleyici, koruyucu, tedavileri destekleyici ve iyileştirici özellikleri nedeniyle her yaş grubunun istediği kadar tüketebileceği kefirin, sıcak yemeğe ilave edilerek yenmemesi gerektiği vurgulandı.


Uludağ Üniversitesi Veteriner Fakültesi Besin Hijyeni ve Teknolojisi Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Mustafa Tayar, Kafkas Türkleri tarafından keşfedilen, laktik asit bakterileri, kefirin, asetik asit bakterileri ve torula mayalarını içeren kefir tanelerinin sütü fermantasyonuyla elde edilen, içilebilir kıvamda, sağlık açısından oldukça faydalı bir süt ürünü olduğunu söyledi.

Kefirin ekşi ve ferahlatıcı tadıyla ayrana, içerdiği bakterilerin bağırsak sisteminde tutunma özelliği olan probiyotik yapılarıyla da yoğurda benzediğini anlatan Tayar, “Kaliteli ve sağlıklı yaşama katkısı, kefirin bileşiminde bulunan probiyotik bakteri ve mayalardan kaynaklanır” dedi


KEFİRİN FAYDALARI

“Toksik maddelerden vücudu temizleyen antioksidan ve antikanserojenik özellikler, kefirin tedavileri destekleyici ve koruyucu rolünü güçlendirmektedir” diyen Tayar, şu bilgileri verdi:
“Kefirin, tüketiciler tarafından bir ilaç olarak algılanmaması, sağlıklı yaşam ve tedavi sırasında bir destek gıda olarak düşünülmesi gerekir. Kefir, bağırsak florasını güçlendirerek sindirim sistemini mükemmel hale getirir. Sinir sistemine olumlu katkılar yaparak rahatlama sağlar, uykusuzluğa iyi gelir, çeşitli hormon salgılarının seviyelerini dengeler ve normalleştirir.”


“SICAK YEMEKLE YENMEMELİ”

Kefiri günlük olarak tüketmenin önemli olduğunu, böylece sindirim sistemindeki iyi mayaların dengesinin sağlanarak, sağlık açısından yarar sağlanabildiğini belirten Tayar, şöyle devam etti:
“Günün her saatinde, istenildiği kadar kefir tüketilebilir. Bir kişi günde ne kadar yoğurt yiyorsa, o kadar da kefir tüketebilir. Öncebir çay bardağı içilip, daha sonra miktarı gittikçe artırılabilir. Kefir günün herhangi bir saatinde, yemeklerle birlikte, yemek sonrasında, ya da atıştırmalık olarak tüketilebilir. Dikkat edilmesi gereken, kefirin sıcak yemeğe ilave edilerek yenmemesidir. Çünkü yüksek sıcaklık, kefirin içindeki probiyotik mayaların ölümüne, dolayısıyla bu mayaların sağlayacağı faydaların ortadan kalkmasına sebep olabilmektedir.”


KEFİRDEKİ ALKOL

Son zamanlarda kefirin içinde alkol olduğu için tüketilmesinin sakıncalı olduğu yönünde açıklamalarda bulunulduğuna değinen Prof. Dr.Tayar, “Kefirde alkol vardır, ancak bu alkol sütten kefir oluşurken doğal olarak meydana gelmektedir. Fermante olarak üretilen bazı gıdalarda da alkole sıklıkla rastlanır. En ekşi, en sert kefirde alkolonbinde 5’i geçmez. Piyasalarda satılan ve evde yapılanlarda bu oran en fazla onbinde 1 veya 2’dir. Yoğurt ve ayran da az miktarda alkole rastlanır” dedi.

Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 11:03 | Kayıtlı IP Alıntı eas

İyi uyumak istiyorsanız akşam et, balık yemeyin

Vücudumuzun kendisini şarj edebilmesi için kaliteli bir uyku şarttır. Kaliteli uyku için akşam saatlerinde et, balık ve peynirden uzak durun


Uyku, beynin çalışabilmesi için hayati önem taşımaktadır. Dokularımız ve mental enerjimiz uyku sırasında yenilenir. Büyüme ve onarım hormonlarının üretimi uyku sırasında artar. Uykusuzluğun tıptaki adı olan insomnia, yeterli sürede ve dinlendirici uyku uyuyamama hastalığıdır. Hastalığın varlığı süresince uyku saatlerinde düzensizlik, ani gece uyanmaları, uyandıktan sonra tekrar uykuya dalmada güçlük ve sabah çok erken saatlerde uyanma gibi belirtiler gözlemlenir. Araştırmacılar, yetişkin bireylerin yüzde 30 - 40'lık bir bölümünün her sene insomnia problemi ile başa çıkmaya çalıştığını göstermektedir.

Gazoz bile etkiler
Kötü uykunun başlıca nedenleri; endişe, stres ve anksiyete, bazı ilaçlar, aşırı alkol, aşırı kafein kullanımı, rahatsız yatakta yatma, ağrı, depresyon, horlama ve uyku apnesi gibi durumlardır. Uykusuzluğun nedenleri ise yine stres, kafein (çay, kahve, kolalı içecekler, bazı gazozlar, çikolata), alkol, depresyon, horlama, uyku apnesi; ayrıca düşük kan şekeri, hazımsızlık, akşam yemeğini geç yemek, iklim değişiklikleri ve düşük seratonin - melatonin seviyesidir.

Nasıl beslenmek lazım?
Kaliteli uyku için beslenmeye dikkat edilmesi gerekir. Akşamları proteinden zengin et, balık, peynir gibi yiyecekler yerine kompleks karbonhidrattan zengin yiyecekleri, kepekli pirinç, makarna ile meyve ve sebzeleri tercih edin. Uyku saatlerinizin düzenli olmasına gayret edin. Günde kaç saat uykuya ihtiyacınız olduğunu kesin olarak belirleyin. Sabahları aynı saatte kalkıp, geceleri, aynı saatte yatmaya çalışın. Kafeinli içecekler (çay, kahve, kolalı içecekler, bazı gazozlar), çikolata, beyaz ekmek, beyaz pirinç, bol şekerli tatlılar, şekerler, rafine yiyecekler, sigara ve alkolden kaçının. Magnezyum içeren yiyecekler, yeşil yapraklı sebzeler, badem, kuru meyve, ayçiçeği çekirdeği, limon, B vitamini içeren yiyecekler, karnabahar, lahana, brokoli, mercimek, kuşkonmaz, barbunya, Brüksel lahanası ve süt ürünlerini tercih edin.

Apne en önemli nedenler arasında

Kalp ritmini bozuyor
Horlamanın en ağır formu, "tıkayıcı tipte horlama hastalığıdır." Uyku apnesi diye bilinen bu hastalıkta şiddetli horlama, nefessiz kalınan bir süreçle kesilmektedir. 10 saniyenin üzerindeki nefessiz kalma nöbetlerinin 1 saatte 7'den fazla görülmesi, ciddi bir tehdittir. Apneli hastalarda saatte 30 - 300 tıkanma görülür. Bir süre sonra kalp ritmi bozulur, yıllar içinde yüksek tansiyon ve kalp büyümesi durumu gelişir.

TAYLAN KÜMELİ

Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 11:13 | Kayıtlı IP Alıntı eas

Güçlü bir bağışıklık sistemi için...
Brokoli, kivi, enginar, yoğurt, domates, havuç gibi besinler hem bağışıklık sistemini güçlendirir hem de kendimizi sağlıklı ve dinç hissetmemizi sağlar.
    
       Güçlü bir bağışıklık sistemi, her şeyden önce hastalıklara yakalanmamızı önler. Bunun için yaşlı-genç herkesin özellikle yediği besinlerle bağışıklık sistemini güçlendirmesi gerekir.

     Sağlıklı olmanın birincil koşulu doğru beslenmek! Düzenli ve dengeli beslenerek bağışıklık sisteminizi de güçlendirmeniz mümkün… Biliyorsunuz, güçlü bir bağışıklık sistemi bebeklerden yaşlılara kadar herkes için önemli. Hastalıklardan korunmanın en birincil koşulu. Bunun öneminin herkes farkında ama iş doğru beslenmeye gelince birçoğumuz yediklerine yeterince dikkat etmiyor. Oysa çok basit önlemler ve doğru besinlerle bağışıklık sistemini güçlendirmek zor değil!

Acıbadem Poliklinik Bağdat Cad. Dyt. Evrim A. Demirel ve Acıbadem Hastanesi Kozyatağı Beslenme ve Dyt. İpek Cirit bağışıklık sistemini güçlendiren besinlerle ilgili önemli ipuçları veriyor.

ANTİ-OKSİDANLAR ÖNEMLİ
Sağlıklı, yeterli ve dengeli beslenmenin, bağışıklık sisteminin dengelenmesinde olumlu etkileri olduğunu araştırmalar ortaya koyuyor. Peki ama bu nasıl oluyor? Evrim Ayhan soruyu şöyle yanıtlıyor:
“Yediklerimiz, vücuda enerji vermek için oksijenle yanarlar, yanma sırasında zararlı maddeler olan serbest radikaller oluşur. Serbest radikallerde, bir elektron eksilmiştir ve bu eksik molekülü elde etmek için serbest moleküller başka moleküllere saldırır, saldırılan molekül serbest radikal haline gelir ve çoğalır. Çoğalan serbest radikaller, vücudun tüm hücre ve organlarına zarar vermeye başlarlar. Bunun dışında çevredeki hava kirliliği, ultra viyola ışınları, radyasyon, egzoz gazları, sigarı dumanı gibi bir çok faktör hücrelerimizi etkileyerek serbest radikalleri çoğaltır. Vücutta serbest radikallerin çoğalması kalp hastalığı, kanser, katarakt ve yaşlanma gibi sağlık sorunlarını daha çabuk ortaya çıkarır. Bu zararlı etkilerden kurtulmak için vücudumuz serbest radikallere karşı savunma mekanizması geliştirir. Vücutta üretilen bazı enzimler, serbest radikallerden kurtulmamızı sağlar, yanmayı (oksitlenmeyi) önleyen anti-oksidan maddeler enzim miktarını artırır. Böylece savunma mekanizması güçlenir.”

İşte anti-oksidan besinlerin önemi burada ortaya çıkıyor. Bu anti-oksidanların en önemlileri C ve E vitamini ve beta-karotendir. Anti-oksidanları içeren besinleri günlük beslenmemiz içerisinde bol miktarda tüketmek gerekiyor. Limon, portakal, çilek, greyfurt, kivi, dolmalık biber, enginar, brokoli, fasulye, maydanoz, kuşburnu ve ahududu da bol miktarda C vitamini; ayçiçek yağı, zeytin yağı, fındık, badem, soya, ceviz ve fıstık türleri de E vitamini yönünden zengin. İpek Cirit, E vitaminin önemi konusunda şunları söylüyor:
“E vitamini selenyum ile birlikte bağışıklık sisteminin fonksiyonunu artmasına yardımcı olur. Vitamin E hem erkekte hem de kadında kalp krizi riskini azaltır, birçok kanser türüne karşı da vücudumuzu korur. Turuncu, kırmızı, yeşil sebze ve meyvelerde bol miktarda bulunan beta karoten de bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısında önemli derecede artış sağlar. Bu vitamini içeren gıdaları tüketmekle hem bağışıklık sistemini güçlendirmiş, hem de kanserden korunmuş oluruz.”

Üstelik beta karoten, vücutta A vitaminine çevrilerek dolaylı yarar da sağlıyor. A vitamini, havuç, ıspanak, kabak, marul, brokoli, karaciğer ve domateste bulunuyor.

PROBİYOTİKLER
Probiyotik kelimesi son 5-10 yılda hayatımıza girdi. Bu besin grubu güçlü bir bağışıklık sisteminin bir parçası! Probiyotikler bağırsak florası için faydalı etkilere sahip olan canlı bakteriler bileşimi ve bağırsak sistemini destekleyerek hastalık yapan mikroorganizmaların üremesine engel oluyorlar. Evrim Ayhan “En önemli probiyotik yiyecek yoğurttur” diyerek şöyle devam ediyor:
“İshal ile besin alerjilerinin önlenmesi ve iyileştirilmesinde önemli faydaları vardır. Sindirimi kolaylaştırırlar ve bağırrsaklarda üretilen vitaminlerin sentezinde rol alırlar. Sütteki laktozun laktik asit bakterileri tarafından laktik asite çevrilmesi ile oluşan yoğurt içinde bulunan yararlı bakteriler sayesinde probiyotik etki yaparak hem çocukların hem de erişkinlerin bağışıklık sistemini güçlendirir.”

BU BESİNLERİ BESLENMENİZE EKLEYİN
Kimisinin adını sıkça duydunuz, kimisini ise muhtemelen ilk kez duyuyorsunuz ama öyle besin maddeleri var ki günlük beslenmemize eklememiz bağışıklık sistemini güçlendirici etki yapıyor. İpek Cirit bu besinlerle ilgili şunları söylüyor:
“Keten tohumunu içeriğinde bulunan lignan östrojene bağlı gelişen kanser riskini azaltır. Soya fasulyesinin içeriğinde bulunan isoflavanlar kanser, kemik erimesi ve kalp damar hastalıkları riskini azaltır. Sarımsakta bulunan kükürtlü bileşikler kanser ve kalp damar hastalıkları riskini azaltır. Meyan kökünde bulunan glikozidler alerji ve iltihabı azaltır. Bununla birlikte omega 3 yağ asitleri adı verilen ve balıkta bolca bulunan yağ asitleri ve proteinli gıdalarda aldığımız arginin amino asidi, bağışıklık sistemimiz için önemli besin kaynaklarıdır. Bağışıklık sistemimizi güçlendirecek gıdalara ek beta-glukan, ekinezya, probiyotikler, izozomlar ve yeşil çay gibi doğal maddeleri saymak da mümkündür. Ekinezya doktorlar tarafından çok eski tarihlerden bu yana soğuk algınlığı tedavisinde kullanılır. Fakat ekinezyanın düzenli ve sürekli kullanılması halinde bile, vücudun buna alışması bağışıklık sisteminde gerektiğinde istenilen etkiyi gösteremeyebilir. Bu nedenle doktor kontrolü ile kullanılması gerekir.”

BESİNLER VE VİTAMİN DEĞERLERİ
1. C VİTAMİNİ - Limon, portakal, çilek, greyfurt, kivi, dolmalık biber, enginar, brokoli, fasulye, maydanoz, kuşburnu ve ahudududa var. Serbest radikallere karşı savunma mekanizması geliştiriyor.

2. E VİTAMİNİ - Ayçiçek yağı, zeytin yağı, fındık, badem, soya, ceviz ve fıstık türlerinde bulunuyor. Hem erkekte hem de kadında kalp krizi riskini azaltır, birçok kanser türüne karşı da vücudumuzu koruyor

3. A VİTAMİNİ - Havuç, ıspanak, kabak, marul, brokoli, karaciğer ve domateste bulunuyor. Bağışıklık sistemi hücrelerinin sayısında önemli derecede artış sağlar.

Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
Guests
Misafir
Misafir


Kayıt Tarihi: 01-Ekim-2003
Gönderilenler: -13
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 12:11 | Kayıtlı IP Alıntı Guests

be bişey sormak istiyorum kortizol hormonu düştüğünce vujut direncini yitırıyor diye biliyorum.peki bunun için kullanılan ilaç(deltakortil)hamilelikte yada öncesi ve sonrasında kullanılabilirmi.ya da bu hormonu normale döndürmenin başka bir yolu varmı.
Yukarı Dön Göster Guests's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: Guests
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 13:15 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

sevgili giz,uyku ve dinlenmek gerçektende önemli.biz bunu ne yazık ki başaramıyoruz.bu da bize hormon sistemimizin bozulması ve stres olarak geri dönüyor.yine bilinen bir gerçek var ki,o da;yumurtlama dönemlerinde ki enerji kaybının yumurtlamayı olumsuz yönde etkiledigi.easın yazdıgı besinlerede dikkat ederek bu süreçte başarı oranımızı artırabiliriz.ben bu son çalışmalarda,özellikle c-vitamini ve melatonin hormonu gibi anti oksidanların yumurtlama verimi-kalitesi üzerinde çok önemli faydaları oldugunu anladım.bizim durumumuzdaki hastaların buna dikkat etmesi gerekiyor.düzenli beslenme,düzenli uyku,düzenli yaşama biçimi ve stresten uzak kalmak.yapılan tüm çalışmalar bunların önemi üzerinde duruyor.farkındaysanız,veterinerlik fakültelerinin çalışmalarınada yer verdim.çünkü ilk araştırmalar hayvanlar üzerinde yapılıyor.mesela insulin dengesi düzenlenmesinin,yumurtlamayı artırdıgı yıllarca biliniyordu.ineklerde yıllardır uygulanıyordu.ve şimdilerde insanlarda,glukofen ilacıyla bu etki denenmeye başladı.denenmek kelimesine kızmayın.gerçek endikasyonu oldugu henüz ispatlanmadıgı için,saglık bakanlıgı henüz bu kullanımı onaylamadı.o yüzden de resmi kurumlar ilacı,mesela pco teşhisinde ödememektedir.
yazdıklarımı bir nebze olsun açıklayamaya çalıştım.yinede anlayamadıgın yerler varsa açıklamaya çalışırım.sevgiyle kal.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
furkanecz
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1589
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 13:18 | Kayıtlı IP Alıntı furkanecz

sevgili sevilay,bu konuyu biraz araştırıp sana tekrar dönecegim.ama normal şartlarda dışardan kortizon alınması bana pek dogru gelmiyor.yinede araştırıp haber veririm.görüşmek üzere.
Yukarı Dön Göster furkanecz's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: furkanecz
 
merve_c
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 1327
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 13:38 | Kayıtlı IP Alıntı merve_c

kortizon ne arkadaslar?
Yukarı Dön Göster merve_c's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: merve_c
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 19:31 | Kayıtlı IP Alıntı eas

ENDOKRİN SİSTEM
Organizmada bir çok aktivitenin iş birliği ve düzenini sağlayan iki sistemden biri sinir sistemi diğeri endokrin veya hormonal sistemdir. Sinir sisteminde düzenleyici görevin yapılması sırasında bilgilerin nöronlar aracılığıyla akson potansiyeli şeklinde taşınması yanıtların ani ve hızlı ortaya çıkmasına neden olur.

Endokrin sistemde ise yanıtlar daha yavaş ve uzun sürede ortaya çıkar. Bunun nedeni ise endokrin sistemin bilgi taşıyıcıları olan kimyasal aracıların önce iç salgı bezleri olan endokrin bezler tarafından kana salıverilmesi ve daha sonra kan yoluyla etkilerini gösterecekleri hedef dokulara taşınmalarıdır. Bu olayların hızı sinir sisteminde impuls taşınma hızından çok daha yavaştır.

Endokrin bezlerin salgıladıkları kimyasal aracılara “hormon” adı verilmektedir. Hormon hareket halinde bulunduran harekete geçiren anlamına gelmektedir. Endokrin sistemde hormonlar aracılığıyla organizmanın farklı metabolik fonksiyonları, hücrelerdeki kimyasal reaksiyonların hızını, zardan madde taşınmasını, hücrelerin büyüme ve salgılama işlevlerini kontrol altında tutar. Hormonal sistemin bu etkileri bazen saniyeler, bazen birkaç gün içinde başlayıp haftalar aylar hatta yıllar boyunca devam etmektedir.

Endokrin sistem ile sinir sistemi anatomik ve fizyolojik açıdan ilişki içerisindedir.

Hormonların salgılarındaki yetersizlikler ve aşırılıklar endokrin sistem hastalıklarının çıkmasına neden olur. Hormonlar salındıkları bezlere göre birbirinden ayrılmaktadır.

1.        Hipofiz bezi ve hormonları

2.        Tiroid bezi ve hormonları

3.        Adrenal bez ve hormonları

4.        Seks hormonları

5.        Pankreas hormonları

6.        Kalsiyum metabolizmasında etkili olan hormonlar



1.        Hipofiz bezi ve hormonları: Hipofiz bezi organizmada bir çok hormonun salgısını idare eden bir bezdir. Ön ve arka olmak üzere iki loptan oluşur.

A)     Hipofizin ön lop hormonları : Hipofiz ön lop hormonlarının çoğunun hedef dokusu diğer bir endokrin bezdir. İkinci bir endokrin bezin salgı aktivitesini kontrol ettikleri için tropik hormonlar olarakta adlandırılır.

ACTH (Adreno kortiko tropik hormon) :Böbrek üstü bezinin korteks kısmından hormon salgısını uyarır .

TSH (Tiroid stimülan hormon) : Tiroid hormonlarının salgısını uyarır.

FSH (Folikül stimülan hormon) : Gonatlar üzerine etki ederek ovum ve sperm hücrelerinin olgunlaşması ile birlikte seks hormonlarının üretimini düzenler.

LH (Luteinizan hormon ) Hedef dokusu FSH ile aynı olup kadınlarda ovulasyonu erkeklerde testesteron hormon salgısını uyarmaktadır. LH ve FSH a gonotropik hormonlarda denilmektedir.

GH (Growth hormon=Büyüme hormonu) : Hedef dokusu bütün vücut hücreleri olup organizmanın gelişmesini ve büyümesini kontrol eder. Büyüme çağında yetersizliği ile cücelik, fazlalığı ile devlik oluşur. Erişkin yaşta fazla salgılanması ile akromegali gelişir. Akromegalide ( burun,çene , el, ayak ) fazla büyümektedir.

Prolaktin:Bu hormon meme dokusunu süt yapımı için uyarır .

B)Hipofiz arka lop hormonları: Hipofizin arka lop hormonları hipotalamus nöronlarında üretilmekte aksonlar ile taşınıp hipofizin arka lobundan salgılanmaktadır. Bu hormonlar ADH (Antidiüretik hormon veya vazopressin) ve Oksitosindir.

ADH :Antidiüretik hormon böbrekler üzerine etki ederek suyun geri emilimini arttırıp idrarla atılan su miktarını azaltır. Yetersizliğinde Diabetes insipidus hastalığından söz edilir. Bu hastalıkta günlük çıkan idrar miktarı 20 lt. kadar ulaşır.

Bu hormon aynı zamanda damarları daraltıcı vazokonstriktör etkiye sahiptir. Bu etkisine bağlı olarak kan basıncını yükseltir.

OKSİTOSİN : Meme dokusuna etki ederek süt salgısını uyarır. Süt üretimi için prolaktin hormonuna , sütün salgılanması içinse oksitosine gereksinim vardır. Oksitosin ayrıca uterus kasını kasar özellikle hamileliğin son dönemlerinde uterus kasılmalarını kuvvetlendirerek doğumu kolaylaştırır.



                2-Tiroid bezi ve hormonları :

                Tiroid hormonları hücresel düzeyde enerji metabolizmasının düzenleyicisidirler. Hücrelerin büyüyüp gelişmesinde ve dokuların farklılaşması ve gelişmesinde rol oynarlar. Tiroid hormonlarının tiroid bezinden salgılanmaları TSH tarafından kontrol edilir.

                Tiroid bezi gırtlağın ( larenks) hemen altında ve takeanın hemen önünde yerleşmiştir.

                Tiroid hormonları Tiroksin ( T4) , Triiyodotronin (T3) tür. Bu iki hormonun molekül yapısında iyot atomu bulunur. T3 de 3 iyot atomu T4 ise 4 iyot atomu bulunur. Bu nedenle yeterli miktarda hormon üretilebilmesi için besinler aracılığıyla dışarıdan iyot alınması gerekmektedir.

                Tiroid hormonları organizmada tüm hücrelerin gelişmesi ve normal çalışması için gereken aynı zamanda çocukların fiziksel ve mental gelişmelerinin normal olabilmesi için gerekli olan hormonlardır.

                Aşırı tiroid hormonu salgılanmasına hipertiroidizm denilir. Bu kişilerde zayıflama, sinirlilik , taşikardi ellerde titreme, uykusuzluk, yorgunluk gibi belirtiler görülür. Tiroid hormonlarının yetersiz salgılanmasına ise hipotiroidizm denilmektedir. Bu kişilerde ortaya çıkan belirtiler diğerinin tersidir. Şişmanlık uyuşukluk, aşırı uyku hali, bradikardi,zihni tembellik gibi.

                Yeni doğan bebeklerde ve çocukluk döneminde tiroid hormon yokluğu ile ortaya çıkan hastalığa KRETİNİZM denir. Bu çocuklarda fizik ve mental gelişim normal olmamaktadır.

                GUVATR: Tiroid bezlerinin büyümesidir. Bez büyümesi bazen hipotriodizme bağlı olabilir.

                                  3-Adrenal bez hormonları

                Her iki böbreğin üst tarafında yerleşmiş olan adrenal bezler Medulla ve Korteks olmak üzere iki kısımdan oluşmaktadır.

                Meduller kısmı sempatik sinir sistemi ile bağlantıda olup kana sempatik sistemi uyarısını takiben katekolaminleri (adrenalin, nor adrenalin, dopamin ) salgılamaktadır.

                Adrenal korteks medulladan farklı olarak hipofiz ön lop hormonu olarak ACTH ile uyarıldıktan sonra kana kortikosteroidler adı verilen bir grup hormon salgılamaktadır. Adrenal korteks hormonları kendi içlerinde genel etkileri bakımından Mineralokortikoidler ve Glukokortikoidler olarak iki grupta incelenmektedir.

                Mineralokortikoidler organizmanın su ve elektrolit dengesine, glukokortikoidler şeker yağ ve protein metabolizmasında etkili hormonlardır.

                Adrenal korteksten 30’ un üzerinde hormon izole edilmiştir fakat bunlardan iki tanesi organizmada büyük etki göstermektedir. Bu iki hormondan Aldosteron mineralokortikoidlerin başlıcası, Kortizol ise glukokortikoidlerin başta gelenidir.

                Mineralokortikoidler: Aldosteron hormonu böbreklere etki ederek ekstraselluler sıvıda Na+ iyonu konsantrasyonu yükseltici, K+ iyonu konsantrasyonu azaltıcı etki göstermektedir.

                Glukokortikoidler :Etkileri çok yönlüdür. Karaciğere etki ederek protein ve yağlardan glukoz oluşumu hızlandırmaları ve kan glukoz düzeyini yükseltmeleridir. Ayrıca trigliseritlerin parçalanmasını kolaylaştırarak kanda serbest yağ asitlerinin konsantrasyonunu yükseltir. Protein yıkımını kas dokusunda arttırır.

                CUSHİNG SENDROMU: Bu sendrom glukokortikoidlerin fazla salgılanması ile ortaya çıkar . Belirtileri yağların sırt, karın ve yüzde toplanması ile gövdede şişmanlık (Bufalo görüntüsü ) ay şeklinde yüz, kaslarda güçsüzlük, saçlarda seyrelme, hipertansiyon görülür.

                CONN SENDROMU : Mineralokortikoidlerin fazlalığında ortaya çıkmaktadır. Na birikmesi, K azalması, hipertansiyon, kaslarda aşırı kasılmalar ( Tetani) ve halsizliz görülür.

                ADDİSON HASTALIĞI : Adrenal korteks yetmezliği sonucu kortikal hormonların her iki grubunun yetersiz üretimine bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Hipotansiyon, deride renklenme, fiziksel ve ruhsal zorlamalara dayanma gücünün azalması şeklinde belirtileri olan son derece ciddi bir tablodur. Tedavi edilmediği taktirde iki gün içinde ölünle sonuçlanır.



                                  4-Seks Hormonları:

                Kadın ve erkeklerin gonatları ( Ovaryum, Testisler) her iki seks gurubunca ikili fonksiyona sahiptir. Biri eşey hücrelerinin oluşturulması ve diğeri seks hormronlarının salgılanması.

                Androjenler erkeklik özelliğini, östrojenler ise kadınlık özelliğini kazandıran hormonlardır. Aslında bu iki grup hormon her iki seks grubunda da bulunmaktadır fakat oranları farklıdır. Erkeklerde testisler androjen özellikteki testesteronu çok miktarda , östrojeni az miktarda salgılarken, kadınlarda da ovaryumlar çok miktarda östrojen az miktarda testesteron salgılanır. Ovaryumlarda ayrıca progesteron adı verilen bir hormonda salgılanır.

                Gonatların bu hormonları Erkek ( testesteron) kadında (östrojen ,progesteron) gonatropik hormonlarca (FSH, LH) düzenlenmektedir.

5-Pankreas hormonları

             Organizmada salgı bezleri iç salgı bezleri (Endokrin bezler) ve dış salgı bezleri (Ekzokrin bezler) olmak üzere ikiye ayrılır. Endokrin bezlerin salgılarına Hormon adı verilir ve endokrin bezler salgılarını herhangi bir kanal aracılığı olmadan doğrudan kana veren bezlerdir. Ekzokrin bezler ise salgılarını bir kanal vasıtası ile boşaltır.

                Tükrük bezleri ve ter bezleri ekzokrin bezlere örnek verilibilir.

                Pankreas ham ekzokrin özellikte hemde endokrin özellikte uzun yaprak şeklinde bir bezdir. Pankreasın ekzokrin salgısı sindirim ile ilgili çok sayıda enzimdir. Pankreas bu salgısını bir kanal aracılığı ile duedonuma boşaltır.

                Pankreas endokrin salgısı insülin ve glukagon olup organizmanın şeker metabolizmasında çok önemli etkiye sahiptir. Glukoz organizmanın en başta gelen enerji kaynaklarından biridir. Bu nedenle organizmada kan glukoz konsantrasyonunu sürekli olarak sabit tutulmaya çalışılır. İnsülin ve glukagon glukoz üretimi ve tüketimi arasında dengeyi koruyucu yönde çalışan hormonlardır. Bu amaç doğrultusunda insülin kan şekeri konsatrasyonunu düşürücü etki gösterirken glukagon yükseltici etkiye sahiptir.

                İnsülin salgısı kanda glukoz konsantrasyonu yükseldiği zaman uyarılır glukozun karaciğere taşınarak glikojen şeklinde depo edilmesini sağlar.

                İnsülin yetersizliğinde glukoz glikojen şeklinde depolanmaması nedeniyle kanda şeker konsantrasyonu normalin üstüne çıkar. Bu duruma hiperglisemi denir. Kan şekerinin normalden düşük olmasına ise hipoglisemi denir. İnsülin yetmezliği sonucu ortaya çıkan hastalık DİBETES MELLİTUS dur. Hastalıkta ortaya çıkan belirtiler poliüri, polifaji, polidipsi, hiperglisemi, ve glukozüri dir.

                Glukagon insülinin tersine kan şekerini yükseltici etkiye sahiptir. Karaciğerde glikojen şeklinde depo edilmiş olan glukozun buradan serbestleşerek kana geçişini kolaylaştırır . Glukagon yetersizliğinde hipoglisemi aşırı salgılanmasında hiperglisemi gelişir.

                               6-Kalsiyum metabolizmasında etkili olan hormonlar

                Kalsiyum metabolizmasının düzenlenmesinde üç hormon vardır. Bunlar Vitamin D3, Paratiroid hormon ve Kalsitonnindir. Vitamin D3,   ve paratroid hormon kanda kalsiyum konsantrasyonunu yükselten kalsitonin ise düşüren hormondur. Kalsiyum kanın pıhtılaşması kalp ve iskelet kaslarının kasılması için önemli bir iyondur.

Kalsiyum yetersizliğinde iskelet kaslarında aşırı kasılmalar görülür, bu kasılmaların larenks kaslarında da oluşmasıyla nefes yollarının tıkanması sonucu kalsiyum yetersizliğine bağlı olarak ölüm görülmektedir.

Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 19:34 | Kayıtlı IP Alıntı eas

BU ARADA KORTİZON HEKİMİN ÇARESİZ KALDIĞI YA DA YORULMAK İSTEMEDİĞİ DURUMLARDA KULLANILAN ÇOK ETKİLİ VE ÇOK ZARARLI BİR MADDEDİR
Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 19:36 | Kayıtlı IP Alıntı eas

KORTİZOL İSE BİR HORMONDUR.VÜCUDUN SAVUNMA SDİSTEMİNİ ARTTIRIR MERVECİM
Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 19:40 | Kayıtlı IP Alıntı eas

Uzun süreli stres, kortizol hormonunu yükselterek, bazı hastalıkların erken yaşta ortaya çıkmasına neden oluyor.

Vücuttaki kortizol düzeyinin artması, erişkinlerde görülen şeker hastalığına, yüksek tansiyona, kadınlarda adet kesilmesine, erkeklerde cinsel gücün kaybolmasına (impotans), enfeksiyonlara ve kansere neden olabiliyor.

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Tıp Fakültesi Biyokimya Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Asuman Tokullugil, stresin organizmayı tehdit eden herhangi bir fiziksel ya da duygusal durumda vücuttaki dengenin bozulduğunu belirterek, gerilim, korku, baskı ve endişe gibi durumların insanlarda stres oluşturabildiğini söyledi. Prof. Dr. Tokullugil, stres etkenlerinin vücutta ani tepkiler oluşturduğunu kaydederek, bireyin stres etkeniyle karşılaştığında, vücudunun kan basıncını yükseltmek ve gücü artırmak için ilk olarak “adranelin” hormonu salgılandığını, stresin devamı halinde vücudun, ‘kortizol’ adlı hormonu salgıladığını bildirdi.

VÜCUDA ZARAR VERİYOR
“Bu hormonu her ne kadar vücudun kendisi salgılasa da kortizolün fazla salgılanması ve uzun süre devam etmesi vücuda zarar verir” diyen Prof. Dr. Tokullugil, yapılan araştırmalarda artan yaşla birlikte, vücuttaki kortizol düzeyinin de arttığının belirlendiğini, bunun erişkinlerde görülen şeker hastalığına, yüksek tansiyona, kadınlarda adet kesilmesine, erkeklerde cinsel gücün kaybolmasına (impotans), bağışıklık sistemini baskıladığı için enfeksiyonlara ve kansere neden olabildiğini kaydetti.

Prof. Dr. Tokullugil, kortizol yüksekliğinin beyindeki hücreleri öldürmeye kadar varan etkileri olduğuna dikkat çekerek, “Bazı hastalıklar zararlı etkenlerin vücutta birikmesi sonucu yaşlanmayla birlikte ortaya çıkar. Stres ise vücutta kortizol düzeyini yükselterek vücudun savunma sistemini bozduğu için yaşla birlikte ortaya çıkan bu durumların çok daha erken yaşta ortaya çıkmasına neden oluyor” dedi.

“POLYANNACILIK OYNAYIN”
İnsanlarda yaşlanma ile birlikte, klinik olarak yeteneklerde kayıp, öğrenmede yavaşlama, hafıza bozuklukları, kortizol düzeyinde yükselme gibi belirtiler görüldüğünü anlatan Prof. Dr. Tokullugil, şunları söyledi:

“Kortizol düzeyinin yaşla birlikte artması doğaldır. Ancak stres, insan vücudundaki kortizol düzeyini artırdığı için yaşlanmayı da artırır. İnsanlar yaşlandıkları için üzülüp ve bunun için stres yapıyorlar, ancak bunun yaşlanma sürecini daha da hızlandırdığının farkında değiller. Stresi önlemek için hiçbir zaman (bir zamanlar nasıldım, şimdi ne hale geldim) diyerek stres yapılmamalı. Stresten kaçmak için kendilerini mutlu hissettirecek hobiler bulabilirler. Polyannacılık oyunu oynayarak herşeye iyi tarafından bakmayı denemeliler.”
AA
Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 
eas
Kıdemli Üye
Kıdemli Üye


Kayıt Tarihi: 07-Ocak-2006
Gönderilenler: 720
Gönderen: 24-Ocak-2006 Saat 19:55 | Kayıtlı IP Alıntı eas

arkadaşlar kortizon kortizolün ilaç sanayisi tarafından sentetik olarak üretilmesi sonucunda elde ediliyor.kortizon alımı da doğal olarak kortizol hormonunu yükseltiyor.bizizzm amacıomız kortizol hormonunu düşürebilmek zaten.onun için dertacortilvb ilaçları kullanmaamalıyız.soruna cevap verebildimmi bilemiyorum sevilay
Yukarı Dön Göster eas's Özellikler Diğer Mesajlarını Ara: eas
 

Sayfa 14 Sonraki >>
  Yanıt YazYeni Konu Gönder
Yazıcı Sürümü Yazıcı Sürümü

Forum Atla
Kapalı Foruma Yeni Konu Gönderme
Kapalı Forumdaki Konulara Cevap Yazma
Kapalı Forumda Cevapları Silme
Kapalı Forumdaki Cevapları Düzenleme
Kapalı Forumda Anket Açma
Kapalı Forumda Anketlerde Oy Kullanma

Powered by Web Wiz Forums version 7.8
Copyright ©2001-2004 Web Wiz Guide